|
Yazar Administrator
|
Delta Force 143: Operation Yüzsüz Firmalar Listesi" diye bişey hazırlasak ve bu listeye sırf oyun satıyor diye aynı şeyi ısıtıp ısıtıp piyasaya süren firmaları soksak, birinciliği Core Design (bkz. Tomb Raider 78.2: Lara Croft Ana Rahminde), ikinciliği de NovaLogic (bkz. Delta Force 143: Operation Yaktık Askerliği Anasını Satayım) alırdı sanıyorum. Netekim tam da bu teorinin ispatı olarak Task Force Dagger lönk efektiyle düştü bavulcu amcalardan oluşan korsan oyun piyasasına.. Şu an medeni bir ülkede olsak "raflara" diye yazacaktım, aldırmayın..Merakınızı derhal gidermek için acilen bildireyim: Oyun gelişmek şöyle dursun, inanılmayacak derecede berbatlaşmış. Zaten multiplayer dışında hiçbir özelliği olmayan bir oyundu, o bile çekilmiyor artık. Mesela çevirdiğimiz ufak bir LAN oyununda Murat'ı yirmibeş kere falan kafasından vurdum, sıktı. (Herif "bööle daha yakışıklı oluyorum" diye gözlükleri çıkardı, hiçbişey göremiyor. Vurmak çok kolay, tavsiye ederim.) Afganistan'a düzenlenen Aslan Amerikan Ramboları operasyonundan mide bulandırıcı bir şekilde esinlenen oyunda 25 tane görev var, hepsi de cümlenin başından da anlaşılacağı gibi Afganistan'da geçiyor. İlk görevden itibaren "Ulan operasyonun başına yetişemedik, bari iyice unutulmadan kaymağından yiyelim" mantığıyla alelacele hazırlanmış olduğu göze fena halde çarpıyor. Görevlerin hepsini de yüksek bir yere çıktıktan sonra onbeş saniye içinde bitirebilirsiniz, çünkü bir NovaLogic klasiği olarak düşmanlar cillop gibi parlayan pürüzsüz arazide tabak gibi görülebiliyor ve zeka yaşları tek basamaklı. Hatta hiç unutmam, Delta Force 2'de yerde tam siper yatarken bir düşman tam olarak üzerimden geçmişti de beni görmemişti. Bu sefer burnunun dibine bile sokulsanız tepki vermiyor. Düşmanın size ateş edebilmesi için tam olarak önünde (tercihan gözlerine üç santim mesafede) durmanız gerekiyor ki bu durumda bile ateş etmesi on saniye falan sürüyor. Bazen, her nasılsa dehşet bir zeka pırıltısı gösterip neft yağı sürmüşçesine tepinmeye başlıyorlar ve fakat endişelenmeyin, yollarında dursanız bile size yol verecek kadar nazikler.NovaLogic'te berbat bir ırkçılık ruhu taşıyan elemanlar olmalı, aksi takdirde yapay zeka bu kadar kötü olamazdı. Buradan da anlıyoruz ki, oyun "Du bi iki Afganlı öldüriyim de rahatliyim" cümlesini ancak kuracak derecede kelime haznesine sahip psikopat Amerikalılara hitap ediyor. İşte ırkçılığın en nefret ettiğim kısmı da bu, biri çıkıp "uçakları gökdelene çarptırmaya çalıştığınız" bir oyun yapsa "vay terörist, vay insanlık düşmanı" oluyor da "yapay zekası bile olmayan Afganlıları çatır çutur vurduğunuz" bir oyun yapılınca hiçbirşey olmuyor. Afferim NovaLogic. En büyük Amerika. Heil Bush!Daha fazla birşey yazasım da yok aslında.. Almayın canım kardeşim bu oyunu. Kopyasını bile almayın. Bırakın işin ırkçılık tarafını, oyun olarak da hiçbir şeye benzemiyor. Görevler baştan savma, grafikler rezalet ve hala bug dolu, single player görevlerinden üç tane oynadıktan sonra bilgisayarımdan acilen kaldırdım. Yok ben illa Delta Force oynıycam diyorsanız gidin ikincisini falan oynayın, o daha zevkli. Haa bir de bu oyunun Delta Force serisindeki en berbat oyun olduğu zannına kapılmayın. Çünkü Kasım gibi Delta Force: Black Hawk Down geliyor. Bahse varım ki o oyun bundan bile berbat olacak. Çünkü mantık aynı: popüler bir film, popüler bir seri, ee niye gidip Afrikalı vurmuyoruz? Oyun hakkında en az bilgi verdiğim yazım oldu. Hayırlı olsun. Kapitalizm ve ırkçılığın böylesine birleştiği bir yazılım paçavrasıyla ilgili birşey yazasım yok da ondan. Ben şimdi NovaLogic'e "Afgan bir gencin yapay zekası olmayan Amerikalı askerleri vurduğu bir oyun da yapar mısınız?" konulu bir mail atıyorum. Katılanlar parmak kaldırsın.
|
|
|
Yazar Administrator
|
Agatha Christie: Death on the Nile. Biraz sabır, araştırma kabiliyeti, bolca dikkat, üst üste binmiş nesneleri birbirinden ayırabilecek, sağlıklı gözler… Eğer bu yetilere sahipseniz, size oynarken oldukça keyif alacağınız bir oyun tavsiye edelim; Agatha Christie: Death on the Nile.
Macera oyunları, hayatınızın vazgeçilmez parçaları ise veya hep Agatha Christie imzalı bir cinayet romanında Hercule Poirot'u oynamak istediyseniz, işte size fırsat. Agatha Christie: Death on the Nile ile hem macera isteğinizi törpüleyecek, hem de cinayet çözmenin haklı (!) gururuna sahip olacaksınız. Oyunun mantığı çok basit; girdiğiniz odada kanıt toplamaya çalışıyorsunuz. Sizden istenen ekranın sol tarafındaki listede rasgele sıralanmış nesneleri bulmanız. "Bunda ne var?" dediğinizi duyar gibiyim; aksine bulmak bazen çok zor! Adeta içerisinde ufak çaplı bir muharebe yaşanmış, altı üstüne gelmiş bir gemi kamarasıyla karşılaştığınızda ne demek istediğimi anlayacaksınız. Sadece mekanın dağınık olması değil sorun teşkil eden, bir de nesnelerin şaşırtıcı konumları problem yaratıyor. Örneğin mor bir eldiven, mor bir bayan geceliğinin üzerindeyse, görmek gerçekten zor olabiliyor. Bazen odada aradığınız bir nesne, duvarda asılı bir resmin üstünde çıkabiliyor. Bunlar gibi daha birçok örnek verilebilir… Oyun eşyaları öyle bir yerleştiriyor ki, bölümler sırf algılarınızı yanıltmak için tasarlanmış gibi hissediyorsunuz.
Hâlâ yapımın zorluğunu konusunda şüpheleriniz varsa, zamana karşı oynadığınızı da belirtmek gerek. Örneğin birden fazla odada araştırma yapıyorsunuz, size verilen süre 30 dakika. Başlangıçta sadece 2 oda için verilen bu süreyi, ilerleyen bölümlerde daha fazla oda için kullanmanız gerekiyor. Belki 30 dakika ilk etapta uzun bir süre gibi gelebilir ancak yanlış objelere çokça tıklarsanız, süreniz 30'ar saniye azalmaya başlıyor. Doğru nesnelere tıkladığınızda ise seçili obje parlayarak öne çıkıyor ve yandaki listede adı çiziliyor.
Gerekli kanıtları topladığınızda, bölümler arası ufak bulmacalar çıkıyor. Bunlar genellikle 'parçaları tamamlama' veya 'eşleştirme' şeklinde. Açıkçası oyunun en basit kısmı bu ara bulmacalar diyebiliriz. Zira deneme yanılma yöntemiyle bile kısa sürede çözüme ulaşıyorsunuz.
Genel olarak bakacak olursak, karşımızda son derece rutin ama şaşırtıcı derecede eğlenceli ve bağımlılık yaratacak bir oyun duruyor. Sakın bu oyunu sabit disk canavarı, yüksek poligonlu, müthiş seslendirmeleri ve harika müzikleriyle başınızı döndürecek oyunlarla karşılaştırmayın. Agatha Christie: Death on the Nile, gayet basit, 43 MB'lık bir arcade oyun. İsterseniz deneme sürümünü www.reflexive.com/AgathaChristieDeathontheNile.html adresinden indirebilirsiniz.
|
|
|
Yazar Administrator
|
 CALL OF DUTY UNİTED OFFENSİVE
Oyunlarda, hele aksiyon oyunlarında “gerçekçilik” deyip dururuz. Düşmanlarımız bilinçli olsun isteriz, silahlarımızı rahat kullanalım deriz ve bizi gerçek bir savaşın ortasında olduğumuzu hissettirsin diye bağırıp çağırırız. Hiç düşünmeyiz ki “gerçekten” bir savaş kitleleri nasıl etkiler, ne devletler yıkıp nicelerini ne şartlarda doğurur, sürgün insanları ölümcül koşullarda nasıl yaşarlar. Ki dünyanın o lağım kokan tarihindeki kara sayfalarında bütün insanlığı etkileyen bir savaş vardır, az önceki kıstasların en vahşet dolu olanlarını taşıyan. Savaş kötüdür, herhangi bir millet için bir diğerine ifade ettiğinden farklı bir şey ifade etmez. İkinci Dünya Savaşı’ndan bıksanız da bıkmasanız da, onlar o savaştaki dedelerinin ölmüş bedenlerini 0’larla 1’lerle yamayıp bizim karşımıza tekrar tekrar koyuyorlar; üstelik bunu da çok iyi başarıyorlar, ve biz de bunları her seferinde yorumlayıp oynuyoruz. Soğuk demir, tiz çığlık. Savaştaki gerçekliğin oyunlardan öteye geçmemesi dileğiyle...
Bir insanın ölümü trajedidir, milyonların ölümü ise bir istatistik. (Joseph Stalin)Call of Duty, bence yapılmış en iyi WW2 konulu oyundur. Hangi açıdan bakarsak bakalım oyuncuya kendini cephede hissettirecek bütün özellikleri taşıyor. Bence o çıktığından bu güne kadar onun kalitesine erişebilmiş oyun da yok. Peki kralın varisi kimdir? Tabi ki onun oğlu! United Offensive, savaşın çeşitli noktalarında geçen olayları kronolojik sıraya dizmeksizin size sunuyor. Örneğin ilk hikayede 1945 Aralığında sıradan bir askerin birliğiyle beraber cephedeki mücadelesine konuk olurken, ikinci hikayede kendimizi Hollanda semalarında süzülmekte olan askeri bir uçağın içinde buluyoruz ve ayrıca tarih de 1941’e geriliyor. Anlayacağınız üzere UO’in belli bir konusu yok; savaşın kanlı yüzünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz.Oyun, İkinci Dünya Savaşı’nda nispeten çok daha sessiz çatışmalara sahne olan Batı Avrupa topraklarında gelişiyor. Kahramanlarımız da doğal olarak Amerikan. Biraz tarih kitaplarını karıştırdım ve şu ABD’nin bu savaştaki etkisini araştırdım, bilmiyor değilim; ama, ayrıntılar önemlidir.ABD aslında savaşın başlarında tarafsızdı, fakat; İngiltere’ye destek sağlıyordu. Aynı savaşın Doğu Asya cephelerinde Çin ile savaş halinde olan Japonların Pearl Harbor deniz üssüne saldırmaları ile ABD’nin önce onlara ardından da Japonya’nın müttefikleri Almanya ve İtalya’ya savaş açmasına neden oldu. Bu sıralarda Almanya ise Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’u işgal etti. İngiltere ile beraber savaşan Amerika, bu devletle arasındaki Atlas Okyanusu yardımıyla Avrupa’daki cephelere rahatlıkla ulaştı ve Batı’dan savaşa başladı. Belçika ve Hollanda da buradaki tek hedefleri olan Almanların kuşatması altında olduğundan dolayı olayın orta yerine düştüler.Her askerin hayatı aynı şekilde biter. Sadece nasıl yaşadığı ve öldüğü ile ilgili detaylar bir diğeriyle farklılık gösterir. (Ernest Hemingway)Gereksiz tarih bilgisinden sıyrılıp oyuna bakacak olursak bölümler de Batı Avrupa topraklarında soluk buluyor. Daha “bismillah” demeden ilk bölümle birlikte inanılmaz bir heyecan etrafımızı sarıyor. İlk oyunu hatırlayacak olursanız genel olarak işe koyulmadan önce küçük bir eğitim ile kontrollere ve silahlara alışıyorduk. United Offensive’de ise Almanlara karşı girişilen bir mücadelede bizlere emirler yağdıran komutanımız ile oyun açılıyor. Devriye gezdiğimiz esnada birden karşımıza Almanlar çıkıyor ve bizi püskürtüyorlar. Derken jipimize atlayıp oradan uzaklaşmaya çalışırken üzerindeki ağır makineli teçhizatı kontrolümüze alıyoruz. Kaçış derken saatler boyunca bitmek bilmeyen bir mücadele. Sonunda da üç minik bölümden oluşan ilk askerimizin hikayesi nihayete eriyor. Hem de insanı inanılmaz derecede gaza getiren bir atmosferle. Burayı oynayıp görmeniz lazım, anlatılır cinsten değil!!
  
|
|
|
Yazar Administrator
|
BLOODRAYNE 2Geçen yılın sonlarına doğru XBOX oyuncularının hemen her birinin evine benim ve birçok kişinin kalbini yerinden eden, güzeller güzeli ve kızıllar kızılı Rayne giriverdi tekrardan usulca; hem de ilk oyunun çıkışından tamı tamına bir sene sonra. Yalnız bir fark vardı ortada; oyun sadece XBOX için çıkmıştı piyasaya ve kendi kendime sormuştum neyin nesiydi bu saçmalık diye? Gerçi birincisi de ilk olarak XBOX ve PS2 için piyasaya çıkmıştı ve ondan tam bir sene sonra PC’de oynayabilmiştim oyunu. Fakat ben kendimi bu yılın, yani 2004’ün sonunda Rayne ile buluşmaya o denli hazırlamıştım ki, oyunu sadece XBOX’ta görmüş olmak gerçekten de evlat acısı gibi çökmüştü yüreğimin ta orta yerine. PC için çıkan demoyu oynadığım güne ve şimdiye kadar kendimi defalarca züğürt tesellileriyle avutmuş durmuştum; “Hmm… XBOX versiyonundan bir sene sonra çıkacak, kesin ondan daha iyi olacaktır” falan demiştim. İyi demişim.
Size şu kadarını söyleyeyim; yazı sırasında Rayne’e defalarca aşkımı ilan edebilirim, hazırlıklı olun. Ya da yerin dibine sokabilirim; buna da hazır olun. Ama şunu da unutmayın; puanına kaç verirsem vereyim, yazı boyunca gırla oyundaki saçmalıklardan da bahsetsem, onu alelade bir platform oyununa da benzetsem kalbimdeki Rayne sevgisi bambaşkadır. Biz oyunları yüreğiyle oynayanlardanız! Hele hele oyun konusunda kalbimin sultanı Rayne mevzu bahis olursa, her yerde sevgimi dile getiririm. Ama kahretsin ki serde profesyonellik var; oyunun puanı neyse vermeye alışmışız bir kere. Oyun kötü olabilir; hatta kimileri için berbat, tiksinç ve kuskunç bile olabilir; ama Rayne her zaman 1 numaradır ve puanı hep ama hep 100’dür!
O gözler…
Oyunumuz sırf aksiyondan ibaret ve yapımcılar bunu doğal olarak derin bir hikâye ile birleştirme yoluna gitmemişler. Genel olarak önünüze çıkanı indirip ilerleyeceğiniz, konuyu anlamasanız da herhangi bir zorluk çekmeden, hatta eğlenerek bitirebileceğiniz bir oyun BloodRayne 2. Fakat oyuna ilham olan bir konu da yok değil. Olayların merkezinde yine Brimstone Society’nin kurucusu babamız var, tıpkı ilk oyunda olduğu gibi. İlk oyunda kendisini dhampir adlı yarı insan, yarı vampir yaşam formu haline getiren Nazilerden intikamımızı almıştık. İkinci oyundaki konumuz ise günümüzde geçiyor. Buna göre The Shroud adı verilen sistemle, normalde yalnızca geceleri dışarı adım atabilen vampirler gündüzleri de sokaklara çıkabiliyorlar. Gökyüzü kıpkırmızı kaplanıyor ve güneş ışığı buradan katiyen geçmiyor. Brimstone Society ise bunun yanı sıra güçlü bir vampir ve dhampir ordusu kurmaya çalışıyor. Bu sayede dünya üzerindeki insan hâkimiyetine son verip kendi ırklarını yaymak istiyorlar. Shroud’un sayesinde de rahat yaşayacaklar. Ve tahmin edin tam da bu sırada ortaya kim çıkıyor? Rayne! Kurulacak olan ordunun her bir elemanını ortadan kaldırmak üzere başlıyor ortalığı kana boyamaya.
Oyunun başında kahramanımızı Severin adlı yoldaşı ile birlikte akrabalarının teker teker kökünü kurutmaya hazırlanırken karşılıyoruz; hem de bir balo salonunda ve akıllara durgunluk veren simsiyah derin dekolteli tuvaletiyle. Bu noktada kontrolü ele alıyoruz ve Rayne ile önümüze geleni doğrayıp sömürerek oyunun sonuna kadar inanılmaz bir aksiyonla aklımız başımızdan gidiyor.
O saçlar…
Oyunumuz üçüncü kişi kamera açısından oynanan bir aksiyon oyunu. Oyun boyunca tek bir karakteri kontrol edebiliyoruz ve kahramanımız Rayne’in sahip olduğu bıçaklar ve akrobatik hareketlerle düşmanlarımızın hakkından geliyoruz. İlk oyun ile ikincisinin karşılaştırması yapılırsa bu oyunun gerçekten de ilkinden çok daha iyi olduğunu söylemek gerekir. Özellikle Rayne’in görüntüsü olağanüstü derecede değişmiş. Çok daha kadınsı, çok daha çekici ve ilk halinden defalarca kat etkileyici bir bedeni var. Yüz hatları ve vücudunun biçimi ilk oyundan bu zamana geçen yaklaşık 70 yıl içerisinde epey dolgunlaşmış, epey güzelleşmiş; bakmaya yüreğiniz dayanmıyor, bir defa baktığınızda da gözünüzü alamıyorsunuz. Animasyonlarından mimiklerine kadar her şey gayet iyi oyuna aktarılmış; devran-ı cihan bir afet ile aranızda sadece bir monitör camı olduğunu düşünebilirsiniz. Sözleri ve karakteriyle de yine aynı Rayne; sözünü sakınmıyor, karşısındakini doğramadan evvel laflarıyla meydan okuyor. Sesi, fiziği, karakteri ile gerçekten de şeytanın dişi vücutta şekil bulmuş hali denilebilir Rayne için, ki ben son nefesimi onun dişlerinden vermeye gönüllüyüm.Sadece vücuduyla iş yapmıyor Rayne tabii ki. O iki narin kolu boyunca bileklerinden omzuna kadar olan bıçaklarla pek çok kimsenin canını yaktı, kalbini çaldı, beynini söktü. Nitekim ikinci oyundaki en önemli silahımız onlar. İlk oyunda kontrollerde sıkıntı yaşarken bir yandan da etraftaki düşmanlarla mücadele ediyorduk ve kontrollerde zor bir parça olarak görünen bıçaklardan ziyade etraftaki silahları daha çok kullanıyorduk. En azından ben öyle yapıyordum ve silahların çok fazla etkili olması sonucunda oyunda da çok zorluk çekmemiştim. Tek sıkıntım oyunun tahmin ettiğimden biraz uzun sürmüş olmasıydı; ama bunun da bu noktada değerlendirilecek yeri yok. Buna ilaveten bıçaklar gerçekten de biraz arka planda kalmıştı. Hâlbuki Rayne’in en büyük ve en önemli aksesuarıydı onlar; tokaları, çizmeleri ve saçlarıyla birlikte. Oyun boyunca etrafımızdaki düşmanları öldürdükçe onlardan düşen silahları alma gibi bir şansa sahip değiliz; Terminal Reality bu sayede bıçakların kullanımını artırmayı amaçlamış ve oyunun oynanışı baştan aşağı değişmiş.
Yakın dövüşe özendirilmiş olmamızın sonucunda Rayne’e eklenen ekstra akrobatik hareketler oynanışa cuk oturmuş. Bahsettiğim bu hareketlerden kastım parende atmak veya havada dönerek ilerlemek değil. Kahramanımız resmen bir bozuk para gibi hareket ediyor! Hayır, Hayır; bunu Rayne’i aşağılamak için söylemiyorum! Geriye doğru çift takla atmak, yarım daire çizecek şekilde dönerek takla atmak, yükseğe zıplamak, ani bir hareketle düşmanın arkasına geçmek gibi ekstra hız ve kabiliyet gerektirecek hareketleri Rayne rahatlıkla gerçekleştirebiliyor. Oyun esnasında bütün bunlara o kadar ihtiyacınız oluyor ki, her birini türlü zamanlarda yapıyorsunuz. Düşmanların zorluk derecelerine göre kimilerini sadece bunları gerçekleştirerek alt edebiliyorsunuz. Bunun dışında oyun sırasında ana mönüyü açtığında Move List diye bir seçenek var; burada Rayne’in yapabileceği bütün hareketleri görebiliyorsunuz ve gerçekten de çok fazla hareket bulunması fazlasıyla iyi. Her hareketin karşısında o hareketi uygulayabilmek için hangi tuşlara basmanız gerektiği yazılı. Yalnız burada gerçekten de büyük bir sorun var. O kadar çok hareket var ki hepsini akılda tutmak imkânsız. Genel olarak Ctrl ve Space tuşları temeli oluşturuyor; yön tuşları ile birlikte farenin üç tuşu ile bütün hareketleri yapabiliyorsunuz. Fakat bunlar Mortal Kombat’ta Fatality yapmak gibi bir şey. Aynı anda beş tuşa birden basarak yapabileceğiniz hareketler bile var. Elbette bunların hepsi oyun içinde göze oldukça hoş geliyor ve düşmanınızın ölümü oldukça kolay oluyor; ama yalnızca sol tık ile yön tuşlarını kullanarak basit hareketleri gerçekleştirdiğinizde de düşmanlarınızı haklayabiliyorsunuz.
O endam…
Az önce artık etraftaki silahları toplayıp kullanamadığınızdan bahsetmiştim. Zorlanacağınızı düşünebilirsiniz; zira makineli silahlar, magnumlar artık yok. Ama Rayne’in yeni bir silahı var. İlk bölümün sonlarına doğru kahramanımız tam kendine uygun pistol tarzı bir silah buluyor. Vücuduna yapışan bu silahla uzaktaki düşmanlarını da öldürebiliyor. Hatta bu sayede muhteşem de bir seyir zevki ortaya çıkıyor. Rayne’in bileklerine yapışan bu silah kan ile reload edilebiliyor. Fikir bazında ve reload edilmesi sırasında ortaya çıkan görüntü bakımından insanın kanını donduran bu silahın göründüğü kadar çok fazla yararlı olmadığını söylemeliyim. Kalabalık üzerinize saldırırken birkaçının enerjisini azaltmak istediğinizde işinize yarayabilir; ama genel olarak bir devamlılık beklemeyin. Silahı sık kullanmanıza bağlı olarak şarjörün büyüklüğü de artıyor. Ele geçirdiğiniz an şarjöre 32 kurşun sığıyorken, üçüncü bölümün sonlarına doğru 40’a kadar çıkabiliyorsunuz. Eh, diyelim ki bütün mermileri bitirdiniz ve sıfırladınız. Bu esnadan sonra ateşlediğiniz her mermi Rayne’in sağlığından düşürüyor. Reload etmek istediğinizde ise bir düşmana ihtiyacınız var. Tıpkı ilk oyunda olduğu gibi karşınızdakine yaklaşıp “E” tuşuna bastığınızda onun kanını emmeye ve enerjinizi yükseltmeye başlıyorsunuz. İşte tam bu sırada fare ile sağ tıkladığınızda Rayne iki silahının üzerindeki iki şırıngayı düşmanına saplıyor ve düşmanının kanıyla silahına mermi yüklüyor. Rayne’den sonra oyunda hoşuma en çok giden ikinci uygulama bu oldu.Eski silahlarımız da yok değil. Zıpkınımız yine var. Yine var ve ilk oyundaki özelliğinden farklı bir görevde onu görüyoruz. BloodRayne’de zıpkını düşmanımıza saplayıp onu kendimize çekiyor ve yere indirip kanını içiyorduk. Bu kez zıpkını karşımızdakine sapladığımızda onu istediğimiz yere fırlatma şansına sahibiz sadece. Bunu da yön tuşlarını kullanarak yapabiliyoruz. Tam bu noktada da çok güzel bir olay var; eğer ortamda alev, mızrak gibi sivri ve uzun bir cisim varsa, yön tuşlarını kullanarak karşımızdakini o tarafa doğru fırlatabiliyoruz. Oyunun akıcılığını sağlamada ve ekstra aksiyon ortaya koymada dikkate değer bir artı olarak nitelendirilmesi gereken bir özellik. Bazı bölümlerde sırf buna dayalı minik bulmacalar da bulunmuyor değil. Mesela üçüncü bölümün sonlarında çöp kamyonunun öğütücü kısmına birkaç tane insan fırlatıp kamyonu bozup patlamasına neden olmamız lazım.
O tokalar…
O kadar çok silahımız ve yapacak hareketimiz var; bunun karşısında ise hepsini birden üzerinde uygulayacak onlarca düşmanımız. Oyunda iyi sayılabilecek zekâya sahip “bol”(!) miktarda düşmanla mücadele ediyoruz. Buna ilaveten sahip oldukları silahlar ve özellikler onları gerçekten de oldukça zorlaştırmış. Genel itibariyle üç kısma ayırmak mümkün onları: silahlılar, yakın dövüş silahına sahip olanlar ve silahsızlar. Silahlı ve silahsız olanlarda çok fazla zorlanacağınızı düşünmüyorum. Fakat yakın dövüş silahına sahip olanlara çok fazla dikkat etmeniz gerek. Onların kanını içmek için sadece arkalarından saldırabilirsiniz. Önden yaklaştığınızda sizi yere düşürüp ellerindeki silahla şiddetlice vuruyorlar ve böylece enerjiniz epey azalmış oluyor. Ayrıca silahı olmayan düşmanlar diğerleri sizinle meşgul olurken yerdeki sahipsiz silahları alıp kullanabiliyorlar. Bu noktaya kadar söylediklerimden her şey iyi; ama tek yaptıkları şeyin saldırmak olduğunu da belirtmem lazım ki işte bu pek hoş değil.
Az evvel “bol” miktarda düşmanla mücadele ettiğimizi söylemiştim. Her taraftan onlarca düşman geliyor ve o bölümde yapmanız gereken şeyi gerçekleştirene kadar iki metrekarelik yerden akın akın çıkmaya devam ediyorlar. Siz kestikçe yenileri geliyor, onlar geldikçe de siz kesiyorsunuz. Tam bir kısır döngü ve yapımcılar oyunu böylesi bir kısır döngüye soktukları için kendilerine gülmeliler. Oyunun başarısız olduğu en büyük noktalardan birisi burası. Odanın duvarları et parçalarıyla kaplanıp yer yer kan gölleri oluşsa ve güzeller güzeli Rayne’in midesi bulanıp leğene kussa da yenileri geliyor. Kes babam kes nereye kadar diye bir noktadan sonra kendinize soruyorsunuz ve anlık galeyana gelip yapımcılara isyan edesiniz geliyor. O bir şey değil, olan işaret parmağınıza oluyor; sürekli tıklayınca insan kendini bir garip hissediyor.
Oyunun grafikleri ve sesleri gayet iyi; yukarıda Rayne’i size tarif ederken ondaki değişikliklerden bahsetmiştim. Mekân tasarımları size sahip olduğunuz silahları kullandırmada fazlasıyla başarılı. Hemen her bölümün bazı yerlerinde tıpkı Prince of Perisa’da olduğu gibi direklerden borulara atlıyorsunuz. Bunların oyuna dağılımını yeterli görmedim; ondan ziyade bunlar bana gereksiz geldi. Yapımcıların bu aparatları kahramanımızın akrobatik hareketlerini kullandırmak için etrafa döşedikleri bariz görünüyor. Normaldeyse bu tür oynanış bana epey saçma gelmiştir. Düşmanlarımızın ölürken çıkardıkları sesler, Rayne’in çığlıkları ve çok sık görülmese de meydana gelen patlama efektleri iyi sayılır. Oyunda bulunan seslerin çoğu bunlardan ibaret; müzikler ise çoğu yerde yetersiz ve cansız.
Ben seni seviyorum Rayne, oyun işin bahanesi…
BloodRayne 2’ye iyi bir oyun olduğu yorumu kısmen yapılabilir. Alışıncaya kadar kontroller yüzünden sürünebilir, kameranın çoğu zaman yetersizliğinden yakınabilirsiniz. Grafiklerin iyi oluşu ve bol sayıda aksiyon hareketinin varlığı bütün bunları iyi biçimde yamamış; ama hepsini ayrı kefelere koyduğunuzda iyi kontrol edemediğiniz kahramanın varsın bir milyon tane hareketi olsun neye yarar diyebilirsiniz. Önünüze çıkanı kesebileceğiniz, yazın bunaltıcı havasında sadece eğlenebileceğiniz bir oyun arıyorsanız BloodRayne 2’yi gözünüz kapalı tercih edebilirsiniz. Eh, kimileri var ki sırf Rayne aşkına bu oyunu oynuyor. İtiraf ediyorum ki ben de onlar arasındayım. Çok güzel bir hatun var oyunda ve sırf bu bile BloodRayne 2’yi almanızı “gerektirebilecek” bir sebep. Lakin oyun genel olarak çok kaliteli ve her oyuncuyu memnun edebilecek derecede iyi değil. Son söz olarak şunu söyleyeyim: ben beklediğimi aldım.

|
|
|