Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2 3
|
|
1
|
Sohbet - Yaşam / Meraklandım / Nasıl Usta bir Hacker Olurum _? işte buyurun bakın
|
: 10 Mart 2008, 00:38:28
|
|
Bakın Hack Nasıl Yapılırmış ?
"Simdi Sizlere Nasıl iyi bir Hacker olacagınızı Acıklıyorum pür dikkat okuyun Bu yazının Sonunda Bilinki Siz Artik usta bir Hacker Siniz.
Ilk Önce Para Biriktirin Kendinize Bir Bilgisayar Alin Ve Babanizin Telefonunu Kullanin. Arkadaslarinizdan Rica Edin Bir Adet Internet Accountu { Sifresi } Alin : Eve Gidin Internete Baglanin. Baglandiniz Ve Artik Bir Hacker Olma Yoluna dogru Ilk Adiminizi Attiniz.
Tek Tek Hacker Sitelerini Gezin. Gezmedik Site Birakmayin Okuyun Okuyun Günlerce Gezin Arkadaslariniz Disarda Gezerken Siz Evde Makinanizin Basinda Internetin Altini Üstüne Getirin. Gidin Cd ler Alin Programlari Deneyin Hack Sitelerinden Çektiginiz Programlari Deneyin . Anneniz Yaninizami Geldi Hadi oğlum Yat uyu yarin okul var mi diyor ? Sakin Aldiris Etmeyin Iyi Bir Hacker En Geç Yatandir. Bunu Unutmayin.. Devamli Arastirin. Arastirin Yemeginizi Makinanizin Basinda Yiyin .Siz Bir Hacker Olucaksiniz Bunu Unutmayin. Belki Biraz Kilo verebilirsiniz. Sakin Pes Etmeyin. Pes Edenler Ancak Lamer Olurlar Bunu aklinizdan Çikarmayin. Siz hacker olucaksiniz. Lamer Degil..
Evet Arastirdiniz. Hack Siteleriden Programlar Çektiniz Hatta Bir tane Pogramda cih Virisü Çikti Makinanizi elinize verdi. Gittiniz. 30 dolara hallettiniz Hiç Sorun Degil Olur Böyle Seyler. Simdi Gidin Irc ye Girin Ve Ben :Hackerim Deyip Nuck Savasina Girin Evet Evet Basardiniz Karsinizdakini serverden düsürdünüz. Artik Bir Hacker Oluyorsunuz. Ama O da Ne Serverden Düsen Kisinin Arkadasi Sizi Nuck Bombardimanina Tutmus . Ana kart cpu vs vs diger kartlar gitti. Hiç Sorun Degil Hemen En yakin Teknik servise Götürün 200 Dolara Hallederler. Evet Irc deki nuck savasindan yenik çiktiniz hatta 200 dolariniz gitti [ Daha Dogrusu Babanizin parasi Gitti O da size hafiften hafiften sinir olmaya basladi ama Kahvede arkadaslarina "Benim Olm bilgisayar ögreniyor çok merakli insallah bilgisayar muhendisi olurda para kazanip ilerde bize bakar " diyor o yuzden 200 dolara fazla ses çikarmadi. ] Hemen Simdi Yeniden Toparlaniyorsunuz Bosverin irc yi zaten hepsi lamer .. Elinde iki üç programla sizin gibi koskoca hackere saldirdilar.. Ayip bisii Degilmi... Siz Bosverin Onlarin seviyesine inmeyin ve site haclemeye baslamak için start alin. Evet unsecure programini buldunuz ve site hacklemek için kollari sivadiniz. Deniyorsunuz sabahtan aksama kadar site hacklemek istiyorsunuz ama olmuyor çok kötü seyler dimi su site sifreleri bir türlü kirilmiyor. Ama Sizin Mutlaka Site hacklemeniz lazim Evet Hemen Ne yapiyorsunuz gidiyorsunuz ve kendinize site aliyorsunuz. Hemde bedava olanlardan bir siteyi gezerken ögrenmistiniz. Evet aldiniz hemen kendinize bir site yapiyorsunuz ve ftp programi ile siteyi upload ediyorsunuz ve hemen irc ye girin gene bir siteden aldiginiz reklam programi ile basliyorsunuz sitenizin reklamini yapmaya ama sizin kim oldugunuzu kimse bilmiyor. siteniz baya tuttu çok güzel... Gunde En az 60 kisi girip çikiyor 3 gun oldu ve baya iyi bir site ama kimse sitenin yapimcisini bilmiyor ve sizide normal olarak tanimiyor. Hemen simdi yeniden site yapma programini açiyorsunuz ve index dosyasini arka plani kapkara yaptiktan sonra kirmizi bir yazi HACKED BY USTAHACKER yaziyorsunuz evet artik siz usta bir hackersiniz. hemen siteyi upload ediyorsunuz ve siteye girenler "aman yarabbim site hacklenmis hackleyen ustahacker" diyor ve basliyor herkes arkadaslarina anlatmaya.. ehehee evet basardiniz sizde bir site hacklediniz ve ununuz yayildi. Olsun Kendi Siteniz Miteniz Ama Siz Bir Site Hacklediniz . Siz Artik Usta Bir Hackersiniz.
Tamam Artik Siz Asama Kaydettiniz Ve Artik ne isiniz var site hacklemekle siz kendinizi ispatladiniz. caniniz sikildikça alir bir kaç site hackler hackler durursunuz ününüze ün katarsaniz. Ve artik Siz Asdiniz .... Artik Sizi site hacklemek tatmin etmiyor ne yapmalisin hemen kredi kartlari sifresi yürütmeye baslamalisiniz. sitelerde Hemen hepsi kredi karti ile yemek veriyor elbise veriyor film izlettiyor oyun oynattiriyor . Siz niye para vereseniz degilmi bunlara.. Alemin kerizi sizmisiniz . Ne yapacaksiniz hemen baska saf temiz dürüst sizin için keriz olan kredi karti ile internetten alisveris yapan sazanlarin kredi karti bilgilerini ele geçirçeksiniz.... Siz Bir hackersiniz Ve bu hak sizde var siz nasil olsa kimse hesap soramaz neden çunki siz bir hackersiniz
Neyse siz artik usta bir hackersiniz ve kredi kartlarinin hesap numaralarini ögrenmeye geldi is artik. Gece gunduz çalistiniz ve bir kredi karti hesap numarasi buldunuz. Çok Sahane artik internet üzerinden bedava alisveris yapabilcek . hatta amerikadan kendinize pizza dahi ismarlayabilceksiniz. . Evet denediniz. O Da Ne kredi kartinin süresi bitmis çok kötü talihsiz bir durum. Üzüluyorsunuz ama sakin üzülmeyin pes etmek yok devam ediyorsunuz ve evet gerçek bir kredi karti yakaladiniz ve daha süresi bile bitmemis. Super Bir Olay girdiginiz alisveris sitesi çok acemice tasarlanmis sizde anladiniz . acemi site yapimcilari musterilerinin kredi kartlarini bir html dosyasinda sakliyormus megerse sizde uzantisini denediniz ve oldu. Bütünkredi kartlari numaralarini aldiniz. Siz Resmen Bir Hazine buldunuz. Evet hemen basliyorsunuz o alisveris sitesi benim su gazino sitesi senin , su parali film sitesi benim gezmeye.. evet aradan 3 gun gecti baya yoruldunuz.
Gene aksam oldu ve siz makinanizn basindasiniz . Daha kullanmadiginiz kredi kartlari var onlarida kullanmak istiyorsunuz kullanin kullanin siz bir hackersiniz sizden kimse hesap sormaz. Evet simdi girdiniz gene oyun sitelerine oynamayin yeter artik su gazino sitelerinde oyun oynamayi bak kazanamiyorsunuz iste Bitirdiniz sahten 79 kredi kartini bu sitelerde ... kaldi sunun surasinda 60 - 70 kredi kartiniz. Evet çevirdiniz ruleti geliyorrr kirmizi.. yok gelmedi gene siyah geldi olsun. Arkana bak bu arada baban yanina geldi. "Seni Çagiriyorlar olm git su kapiya bak diyor" . Sizde "Amannn Baba Gelemecegimi söyle su an bilgisayar basindayim görüyorsun bilgisayar bilgimi gelistiriyorum" . Ama Babaniz "olm Sen Git Bak Seni Çagiriyorlar" Diyor Sizde oflaya puflaya gidiyorsunuz ve kapiyi açip buyurun ben .. ne istediniz diyorsunuz. DEr Demez Sizi Hemen 4 - 5 tane sivil baya yapili kisiler karga tulumba tutuyorlar , siz "Ne oluyor yavv Imdaat Aksam Vakti Adam Kaçiriyorlar ". Diye bagiriyorsunuz Ama nafile Adamlar hemen babaniza ve Diger mahalle sakinlerine Polis Kimliklerini Gösteriyorlar. Kimse Bir sey yapamiyor ve siz karakola göturuluyorsunuz. Evet Çok Kötü Bir Son Sizi Bulmuslar Tabi Tabi gene hata bizde size internette gezerken ip numarasini saklayarak gezmesini ögretmemiz lazim di.
Neyse Olsun Iyi Bir hacker arasira 4 - 5 sene yatandir. Ama sizin babaniz arabayi evi dami satti ve sizi ancak 1 sene yatirdi fazla cezadan kurtardi. Cezaniz Bitti Geçmis Olsun.. Siz yeni kiralik evinize gidiyorsunuz. Ve makinanizin basina geçmek isitiyorsunuz ama nafile babaniz sizi kurtarmak için bilgisayarida satmak zorunda kaldi.. Olsun Siz Iyi Bir hackersiniz ve yeniden çalisir Para kazanip bilgisayar alirsiniz. Bravo Size Aradan 6 ay geçmeden , kendinize bir bilgisayar aldiniz helal olsun siz çaliskan bir hackersiniz. bu arada haberiniz olsun Babaniz sizi kurtardi ama en az 20 tane kredi kartini kullandiginiz adamin borçlarini ödeyemedi. Adamlar Sizi Dayisi. enistesi. çolugu çocugu hepsi ariyormus . En Iyisi Siz Birakin Bilgisayari milgisayari ufak ufak yeriniz kesfedilmeden ortaliktan toz olun. Size En Iyi Önerebilcegimiz bir Yer var Gidin seyahat acentelerine hemen acil kendinize ABD ne Newyork Iline uçak bileti alin Valla Güzel Bir sehir Tavsiye ederim. Hem Amerikayida Görmüs olursunuz.
|
|
|
|
|
3
|
Sohbet - Yaşam / Makaleler / GALATASARAY'da Başarılı Operasyon (Röportaj)
|
: 30 Ekim 2007, 17:00:18
|
|
ROPPRTAJ (Adnan Sezgin) Adnan Sezgin, yaptıkları operasyonun ABD’de bile tez konusu olarak araştırılması gerektiğini söyledi Bir takım düşünün… Teknik direktörü yeni… Kalecisi yeni… Defansındaki üç oyuncu yeni… Orta sahasındaki üç oyuncu yeni. Forvetlerinin biri de yeni… Bu takımın adı GALATASARAY bile olsa bir bocalama devresi geçirmesi, bir uyum süresini atlatması beklenir değil mi? Ama GALATASARAY futbolun bütün bilinen doğrularının aksine hem inanılmaz bir kadro değişimini yaşarken hem de oynadığı futbolla taraflı tarafsız tüm futbolseverlere parmak ısırtıyor.
Takımdan gönderilemez denilen birçok yıldız oyuncunun da ayrılmasına rağmen GALATASARAY dimdik ayakta. Üstelik yapılan bu büyük operasyonun sonucunda kulübün kasasından çıkan toplam para miktarı sadece 1.6 milyon euro. Bu başarı hikâyesinin arkasında ise GALATASARAY’da futbolun patronu konumundaki Adnan Sezgin’in payı büyük. Sezgin, yaptıkları operasyonun ABD’de bile tez konusu olarak araştırılması gerektiğini söylerken, revizyonun öyküsünü tüm detayları ve çıplaklığıyla Futbol Extra’ya anlattı.
GAGO BİZİM OLABİLİRDİ
Geldiğinizden beri adınız sürekli transfer haberleriyle gündeme geldi. Neler oldu transferde? Geldiğimdeki ilk transfer döneminde çok ilginç futbolculara gittik. İlk gittiğim futbolcu Boca Juniors’un genç yıldızı Fernando Gago’ydu. Kulübünün ikinci başkanıyla toplantı yaptık. Kendisine “Kaça verirsiniz?” dediğimde, bana kaldığım oteli gösterip “Bu oteli ver, ben de sana Gago’yu vereyim” dedi. 15 milyon eurodan başladı ve en son pazarlıklarla “10 milyon euroya olur” dedi. Ancak bu rakam bize ağır geldi. 3 ay sonra Gago Real Madrid’e 20.5 milyon euroya gitti. Biraz daha paramız olsaydı bugün Gago Real Madrid’de değil GALATASARAY’da olacaktı.
YILLARDIR OYUNCU İZLİYORUM
Peki, Gago ismi nerden çıktı? Ben senelerdir futbolun içindeyim ve boş durmuyorum. Gago’yu Gerets’le de paylaşmıştım, o da olur deyince gittim. Gago’yu almaya gittiğimde, iddia ediyorum Türkiye’de onu bilen 5 kişi yoktur. Bunun gibi Portekizli Maniche olayı var. Ben Maniche’yle işi bitirmek üzereydim. Dinomo Moskova’da oynuyordu o zaman. Adamın milli takıma çağrılması bir çuval inciri berbat etti. Kulübünde oynamadığı bir dönemde milli takıma alındı ve oynadıkça alma şansımız tükendi.
JUNİNHO’YU MEDYAYA YANSIYINCA KAÇIRDIK
Peki, ismin medyaya yansımasından dolayı transfer edemediğiniz veya bunun zararını gördüğünüz bir olay oldu mu? Bu konuda ne kadar hassas davransam da oldu. Ama diğer kulüplerde veya bizim geçmişte yaşadıklarımız kadar olmadı. Bakın ben 40 yıldır futbolun içindeyim. Transfer döneminde karda yürürüm ama iz bırakmam. Eşim bile nereye gittiğimi veya nereden geldiğimi bilmez transfer döneminde. Ailemden bile gizlerim bunu. Daha ötesi, Ben Juninho için çok kere Lyon’a gittim ama hiç birinde direkt olarak İstanbul’dan Lyon’a uçmadım, Cenevre’ye gidiyordum, oradan araba kiralayıp Lyon’a gidiyordum. İstanbul’dan Lyon’a dahi uçmam bazı şeyleri ortaya çıkarırdı. Juninho’yu iki ay herkesten sakladım. Yönetimden bile. Sonra başkan, Haldun Bey ve Adnan Bey’le paylaştım. Fakat basına yansıdı. Ne yazık ki bu transferin gerçekleşmemesindeki en önemli etkende olayın basına yansıması oldu.
37 FUTBOLCULUK OPERASYON YAPTIK
Bu kadar hassas davrandınız ama yine de basına yansıdı. Çok öfkelendiniz mi? Biz bu sene 37 futbolculuk bir operasyon yaptık. 26 futbolcu gitti, 11 futbolcu aramıza katıldı. Bunların sadece lisans işlemleriyle uğraşmanın kaç gün tutacağını futbolun içindeki herkes bilir. Biz bunu 1.5-2 ayda yapıp tamamladık. Kulübüyle görüşme, futbolcuyla, menajeriyle görüşme, seyahatler, işlemler filan… Şöyle tarif edeyim; bu transfer döneminde 8 günde 47 saat havada kaldım. Yani 8 günümün 6 günü yeryüzünde, 2 günü gökyüzünde geçmiş. Kaldı ki ben uçaktan korkan bir insanım. Burada başkan, Adnan Bey, Haldun Bey ve diğer yönetici arkadaşlarımız bir ekip çalışmasıyla bu işi başardık. Hiçbir transfer döneminde olmadığı kadar bu sezon ekip çalışması oldu. Bugün sahaya çıkan onbirin 7-8 tanesi yeni futbolculardan kuruluysa ve yeni aldığımız oyuncuların hemen hemen hepsi 11’de oynayabiliyor veya bazıları sonradan oyuna girebiliyorsa, o zaman transferde büyük bir başarı sağlanmıştır. Bu dünyanın hiçbir yerinde yoktur.
BEŞ SENELİK PLAN YAPTIK
Transfere start verirken hedefiniz neydi? Bu transfer çalışmasının planını geçen sezonun devre arasında yapmıştık. Yapılan toplantılar sonrası yeniden yapılanma kararına vardık ve devre arasında aldığımız bu karar için bu transfer döneminde düğmeye bastık. Bu yapılan sadece bir transfer çalışması değil, operasyonun bir parçasıydı. Çünkü bu beş senelik bir plan. Biz transferde planımızı bir bu sene için bir de gelecek üç beş sene için yaptık. Böyle bir kadro planı yaptık. Neredeyse sıfırdan takım yaptık. Bu kolay değil. Bu operasyonun kararı tam olarak ne zaman verildi? Geçen sene devre arasında…
MALİYETİ YÜKSEK OYUNCULARI YOLLADIK
Fikir nasıl doğdu? Önce oturduk ve takımın maliyetini çıkardık. Futbolcuların yüksek ücretler aldığını gördük. “Bu futbolcu hakikaten o kadar para eder mi?” diye kendi kendimize sorduk. Ve bu paraların yüksek olduğunu düşündük. O zaman yapılacak iş yenileştirmeye gidip yüksek maliyetlerden kurtulmaktı ve biz de bunu yaptık. Bugün Song’un dışında defansın tamamı yeni. Buna kimse cesaret edemez. Geçen seneki kadroya bak; Mondragon,Tomas, Cihan, Orhan hepsi yüksek maliyet. Bir örnek vereyim; geçen sene sadece kalecilerin kulüpten alması gereken garanti paraların toplamı 2 milyon 155 bin dolardı. Bu sezon bu maliyeti 750 bin dolara düşürdük. Yine stoperler Tomas, Song, Emre ve Tolga’nın yıllık maliyeti 5 milyon 370 bin dolardı. Bu sezon stoperlerin maliyeti 2 milyon 920 bin dolara düştü. Yine geçen sezon forvet hattımızın maliyeti 4 milyon 485 bin dolarken bu sezon bu rakam 3 milyon 320 bin dolar düştü. Bir tek orta sahamızda ufak bir artış oldu. Biz hem ekonomik açıdan rantabl iş yapacağız hem de sportif başarıya imza atacağız. Dünyanın en zor işi. Ama bunu yaparsak gerçek başarı olacak. Geçen seneki kadronun bonservisler haricinde kulübe maliyeti 17.4 milyon euroydu. Bu sene 19 milyon euro. 11 futbolcu alıyorsun ve 1.6 milyon euroyla bu kadroyu kuruyorsun. Bu Amerika’da tez konusu olur. Aslında futbol üzerine eğitim yapanların gelip G.Saray’ın bu tablosunu incelemesi lazım. Bunu yeterince anlatamadık. O da bizim suçumuz. Kendini övmek olur diye buna yeltenmedik belki de Ama ortada bir gerçek var ve gerçek bu. Çok iddialı söylüyorum, eğer biz bu yolda başarılı olursak ki olacağız, gelecek sene fazla değil, iki-üç hamleyle GALATASARAY’ın 5 senesini garanti altına almış olacağız.
ESKİ KADROYLA GİTSEYDİK TIKANIRDIK
Bu operasyonu yapmayıp aynı kadro ve takviyelerle devam etseydiniz ne olurdu? Devam etmiş olsaydık taahhütleri yerine getiremez hale gelir ve tıkanırdık. Tenkit edenler çok oldu. Hatta kendi camiamızdan bile eleştiriler geldi. İşte “O futbolcu bırakılır mıydı? Diğeri gönderilir miydi?” diye. Bu bizim ekip halinde verdiğimiz bir karardı. Herkesin bir yoğurt yiyişi var, biz yoğurdu böyle yemeyi uygun gördük. Doğru yaptığımıza inanıyoruz.
BEŞ OYUNCUYU KALLİ GÖNDERDİ
Gönderdiğiniz 5 futbolcuyla ilgili kararı geçen sene operasyon kararı aldığınız devre arasında mı verdiniz?
Hayır. Bu tercihi Feldkamp yaptı. Hocamız ilk olarak bunu Ahmet Akcan’ın da bulunduğu toplantıda bana söyledi. Kalli bana bu oyuncuları sportif açıdan kadroda değerlendiremeyeceğini bildirdi. Bazıları radyolara çıkıp, gazetelere yazıp bilmeden yorum yapıyor. Bunu defalarca anlattım ama hâlâ anlamıyorlar. Bunda sonra Çince anlatacağım. Zira Türkçe anlatıyoruz, anlamıyorlar. Bir antrenör bir futbolcuyu kullanamam diyorsa, ben bir yönetici olarak kulübün çıkarlarını düşünmek zorundayım. Biz de bunu yaptık.
NECATİ’NİN GİTMESİNİ DE KALLİ İSTEDİ
Peki, Felkamp’ın “Kulübün çıkarlarını düşündük ve Necati iyi para eder diye satışına karar verdik” demesini nasıl karşılıyorsunuz?
Bakın bir karar verirken bir asli bir de tali unsurlar vardır. Burada Necati konusunda asli unsur olan hocanın bu futbolcudan takımda yararlanmayı düşünmemesidir. Yüksek maliyeti de tali unsur olarak bunu desteklemiştir.
TOMAS’A 2.8 MİLYON EURO VERMEKTEN KURTULDUK
Elinizden çıkarttığınız futbolculardan istediğiniz hedefe varabildiniz mi? Çok somut. Tomas 2 senede 2 milyon 800 bin euro alacaktı. O taahhütten kurtulmamız kulübün geliri oldu. Hasan Kabze’yle oturup konuştuk, 700 bin euro bonservis parası aldık.
NECATİ’YE TALEP OLMADI
Gelir açısından Necati’den beklediğinizi alamadınız galiba.
Necati’ye hiç talep olmadı ne yapayım. Açıkçası ben daha çok talep gelmesini bekliyordum. Şaşırdım. Necati için bize sadece en son gün Trabzonspor teklif yaptı o kadar. Ben de bunun üzerine Necati’yi çağırdım. “Trabzonspor seni istiyor” dedim. “Hayır ağabey ben Ankaraspor’a gitmek istiyorum” dedi ve gitti.
MADDİ İMKÂNSIZLIKLA İLGİSİ YOK
Takımda revizyona gitmeniz maddi imkânsızlıklardan mı kaynaklandı? Hayır. Bu revizyonu yapmamızın nedeni,, kadronun maliyetinin yüksek oluşuydu. Bu yüzden değişim şarttı. Bizim düşüncemiz buydu. Ha, iyi paramız olsa, iyi imkânlarımız olsaydı da yine gönderdiğimiz bazı oyuncuları gözden çıkarmıştık. Bazılarının aramızdan ayrılması maliyetle ilgili değildi, evet.
TIPKI 1992-93’TEKİ GİBİ
Bu operasyona, yani 5 yıllık plana yönetim kurulu olarak mı karar verdiniz, yoksa o günkü hocanız Gerets’in önünüze koyduğu bir raporla mı? Bu yönetim kurulunun operasyonuydu. Evet mantık olarak da buna devre arasında başlandı. İlginç bir şey, yönetim olarak böyle bir karar aldıktan sonra bunu Gerets’le paylaştım. O da uzun dönemde yeni yapılanma süreci konusunda bize hak verdi. Bu yeniden yapılanmanın ilk senesi. Bakın, kulüp bundan önce 1992-93 sezonunda bir yapılanmaya girdi. Hakanların, Ergünlerin geldiği sene. Dikkat edin UEFA Kupası’nı, Süper Kupa’yı alan GALATASARAY takımında o zamanlardan 7-8 futbolcu en az 7 yıl beraber oynamıştı. Bunun tohumları 1992-93 sezonunda atılmıştı. Bu yılın da o dönemden hiç farkı yok. Şu andaki yapılanmamız nokta atışı derler ya, işte o şekilde. Her sene 2-3 adamı takıma katıp önümüzdeki 5 sene için oturmuş bir kadro oluşturmak.
FENER’LE YARIŞIR VE ŞAMPİYON OLURUZ
Bu sezonki şampiyonluk şansınız nedir? Eğer bu takımın 11 adamından 7-8’i yeniyse ve ligde bu konumdaysa, UEFA Kupası’nda da gruplara kalmışsa, bu ciddi bir başarıdır. Kimse böyle bir tablo beklemiyordu. Ancak bu tablo benim için sürpriz olmadı. Biz iyi bir sinerji oluşturduk. Bakın bir Hakan-Lincoln olayı yaşadık, olay iki günde kapandı. Ben iddialı konuşmayı sevmem. Sonuçta futbol insan unsuruna dayanan bir oyun. Ama iyi bir takımımız var ve daha da önemlisi çok çok iyi olmaya aday bir takıma sahibiz. Şampiyonluğun tek favorisi olduğumuza inanıyorum. Beşiktaş’ın da iyi kadrosu var ama bu yarış yine son senelerde olduğu gibi Fenerbahçe ile GALATASARAY arasında geçer. Sonuçta biz şampiyon oluruz.
GEÇEN SEZON GEREKEN HAMLEYİ YAPAMADIK
Önceki sezonun şampiyonu GALATASARAY’ın geçen sezon yarışı kaybetmesinin sebebi neydi? Geçen sene bu uyumumuz yoktu ve gerekli hamleleri yapamadık. O hamleleri yapabilseydik zamanında biz geçen sene de rahat şampiyon olurduk. Mesela bu sponsorlardan gelen kaynaklar maalesef transferin sonlarına doğru ortaya çıkmaya başlamış, iş işten geçmişti.
ŞAMPİYONLUK BİZE 6 AY KAYBETTİRDİ
Önceki sezon elde ettiğiniz şampiyonluk sürpriz olmuştu. Ne kadar hak etmiştiniz o şampiyonluğu? İki sezon önce şampiyon olmamız bizim bazı hataları görmememize neden oldu. Bazı hamleleri bu yüzden yapamadık. O olay da bize 6 ay kaybettirdi. Tabii o hamleleri o zaman yapmayı düşündük ama bu sefer de “Şampiyon takım bozulur mu?” gibi bir düşünce ile karşılaşırdık. Şampiyon olmamıza rağmen o hamleleri yapabilseydik, ben onun altına da imza atardım. Bu yıl transfer bütçesini nasıl kapattınız? Bu transfer döneminde yaptığımız kontratların toplam bedeli 19 milyon euro oldu. Geçen sezon ise 17.4 milyon euroydu.
GERETS’LE DEVAM ETMEMİZ HATAYDI
Geçen sezon Gerest’le yola devam ettiniz. Süreç içinde devam kararının hata olduğunu düşündünüz mü? Oldu. Geçen sezon Gerets’le yola devam etme kararında hata olduğunu düşünüyorum. Çeşitli söylentiler çıkmıştı. Gerest’le devam edersek, bu söylentiler nedeniyle yıpranan otoritesini yeniden sağlayabileceği ve bunun da takıma katkıda bulunacağı düşünülmüştü. Gerest’le devam etmeme kararı sezon sonuna doğru alındı. Teknik kadro konusunda mevcut organizasyonun her boyutuyla çok yararlı olamayacağına kanaat getirdik ve Gerets’le bu yüzden yollarımızı ayırdık.
AYRILMA KARARINI DEVRE ARASINDA ALDIK
Gerets’le ayrılma kararını da o devre arasındaki toplantıda mı aldınız? Evet. Devre arasında böyle bir düşünce oldu ama sonuçta baktık ki bu organizasyonla bu teknik ekip takıma fazla fayda sağlayamazdı, Biz bu konuda planımızı devre arasında yaptık, yeni sezonda yeni anlayışa gerek olduğuna karar verip Feldkamp’la anlaştık.
İLK YABANCI TERCİHİMİZ FELDKAMP’TI
Yerli teknik adam düşündünüz mü? Çeşitli isimler geçti ama Feldkamp daha önce çalışıp tanıdığımız deneyimli ve takıma katkı sağlayacak bir teknik adamdı. İlk yabancı tercihimiz Feldkamp’tı, biz de onunla anlaştık.
EVET, YANAL’LA GÖRÜŞTÜK
Ersun Yanal’la görüştünüz mü? Zaman zaman gündeme geldi, görüşmeler yapıldı. Ersun Yanal yaptığı röportajında size de söylemiş, evet ben kendisine en son konuştuğumuzda olmayacağını söyledim.
KALLİ’Yİ İKNA ETMEK KOLAY OLMADI
Feldkamp fikri nasıl doğdu? Pek de gelmek istemiyor gibiydi. Feldkamp ismi daha lig bitmeden çok öncesinden belli olmuştu. Bir de Feldkamp’ın bu teklife hemen atladığı düşünülüyor. Aslında onu ikna sürecimiz uzun oldu. Başta sancılar çekildi. Ama şimdi mutlu şekilde takımla olumlu havayı yakalayarak yolumuza devam ediyoruz. Feldkamp’ın sezon arasında bir değişiklikle ilgili talebi oldu mu? Hiç öyle bir şey olmadı. Yalnızca yardımcılarıyla ilgili sancı oldu. O kendi ekibiyle çalışmak istedi. Bunu da zaten Feldkamp herkese söylediği için söylüyorum.
MADEN FALAN BULMADIK
Bütçeyi nasıl oluşturdunuz? Bazı söylentiler oldu. “GALATASARAY maden mi buldu?” diye. Maden falan bulmadık, sadece kaynaklarımızı harekete geçirdik, o kadar. Madeni nereden bulacağız? Bütçe olarak biraz daha rahat olsaydık kadromuza daha fazla futbolcu katmak isterdik. Elimizdeki bütçeye göre çok iyi transferler yaptık.
ROBERTO CARLOS HAYIRLI OLSUN
Bütçeniz olsaydı Roberto Carlos’u alır mıydınız? Başka kulüplerin yaptığı tasarrufa her zaman saygım var. O konuda yorum yapmam. Roberto Carlos, Fenerbahçe’ye bizimkiler de bize hayırlı olsun. Bu lafım diğerleri için de geçerli.
PATO’YU ALAMADIĞIMIZA ÜZÜLDÜM
Transferde isteyip de alamadığınız, sizi çok üzen bir futbolcu oldu mu? Oldu. Mesela bu sene şahsen kulübe kazandırmak istediğim bir isim de Pato’ydu. Ancak Milan’a gitti. Pato’yu da sorsanız o zaman Türkiye’de 10 kişi tanımazdı bile. Bugün o çocuk Milan’da ve geleceğin yıldızı. Yaşı küçük olduğu için şimdi oynamıyor. Yani param olsaydı veya yatırım yapabilecek çok param olsaydı Pato’yu kesin alırdım. Her kulübün bir gücü, bütçesi var. Mesela Real Madrid’in bu yılki bütçesi 323 milyon euroydu. Bunu birebir Mijatoviç söyledi bana. Aynı kulvarda yarıştığın bir takım Real Madrid. Onun bütçesi 323 milyon euroyken bir diğerininki onun yirmide, onda biri olabiliyor.
KALLİ’NİN LİNCOLN’DEN SONRADAN HABERİ OLDU
Bu takımın en önemli transferi Lincoln. Feldkamp’ın isteği doğrultusunda mı gerçekleştirildi bu transfer? Hayır. Feldkamp’ın Lincoln’ün transferinin en sonunda haberi oldu. Çok açık söyleyeyim; geçen sene devre arasında kafamda üç isim vardı, Juninho, Lincoln ve Riquelme. Bunlardan biri olacaktı, Lincoln oldu. Bugün iyi ki de Lincoln olmuş diyorum. Geçen sene devre arasında bu isimleri ela alarak yola çıktım. İlk olarak Şubat’ta Juninho için Brezilya’ya gittim. Bir taraftan da Lincoln için ilk girişimimi yaptım orada. Çünkü Lincoln de o sıralar Schalke’de gördüğü kartlardan dolayı sorunlar yaşıyordu
JUNİNHO’NUN MALİYETİ DAHA YÜKSEKTİ
Peki Lincoln’e göre Juninho’nun maliyeti neydi? Juninho’nun maliyeti Lincoln’e göre daha yüksekti. Peki Juninho işi ne zaman nasıl yattı ? Olay tamamen transferin medyaya yansımasından oldu. Yoksa biz Lincoln’le ön anlaşma imzalamıştık. Kulübüyle sözleşmesi sürse de Juninho yaşından dolayı FIFA’nın belirlediği kriterler doğrultusunda kulübüne tazminat ödeyerek ayrılabiliyordu. Çünkü sözleşmesinin bitimine bir yıl vardı. Biz de bunun üzerinden yola çıktık. Ancak Juninho “Beni kulübümle karşı karşıya getirmeden bu iş bitsin” deyince; FIFA’dan yetki verdiğimiz menajer ve Juninho’nun menajeriyle Lyon kulübüne gittik. “Bu işi güzellikle bitirmek amacındayız, Juninho’yu istiyoruz” dedik, onlarsa kesinlikle Juninho’yu vermeyeceklerini söyledi. Biz de kulüpten ayrıldık. Juninho’nun menajeri, ben ve FIFA’dan yetki verdiğimiz menajer, hep birlikte yemeğe çıktık. FIFA’dan yetkili menajere “Bak göreceksin, Juninho’nun menajerine birazdan Lyon kulübünden telefon gelecek” dedim. 15-20 dakika sonra o telefon geldi. Juninho’nun menajeri bize “Sizin için kulübe savaşmaya gidiyorum” dedi ve gitti. Ben de döndüm yanımdaki o menajere ve “Bak göreceksin, bunlar en aşağı 3 senelik mukavele imzalayacak” dedim. Şaşırdı. İki saat sonra menajeri aradı ve Lyon’un Juninho’ya aldığından yüzde 50 fazlasını vererek mukavelesini 3 yıl uzattığını bildirdi. Ama sağ olsun, arkasından Juninho aradı, hem bizden özür diledi hem de sayemizde daha çok para aldığı için teşekkür etti.
LİNCOLN SCHALKE’YE REST ÇEKTİ
Lincoln’e gelelim… Lincoln’le ikinci temasımı Nisan’da Brezilya’ya gittiğimde yaptım. “G.Saray’a gelirim” deyince, Brezilya’dan Almanya’ya, kulübüyle görüşmeye gittim. Lincoln için kulübü ilk olarak 10 milyon euro istedi. Çok fazla bulduğumuzda “En son 8 milyon euro olur” deyince biz de Adnan Polat ve Haldun Üstünel’le masadan kalktık. Sonra otele döndük. Uçak saatini beklerken Lincoln’ün menajeri aradı ve “Lincoln Brezilya’da ben oraya gidiyorum” dedi. Döndüm Adnan Polat’a, “Ben Brezilya’ya gidiyorum, bu iş ancak bizim çocuğu ikna etmemizle hallolur” dedim ve hemen uçak biletini ayarlayarak Brezilya’ya gittim. Ve orada Lincoln’e Almanya’da hiçbir zaman bulmayacağı atmosferi GALATASARAY’da yaşayacağını anlattım. Son gün elini kalbine götürerek “Ben artık Galatasaraylıyım“dedi. Kulübüyle sorunlarımız olduğunu hatırlattım. Sonrasında kulübüne telefon açtı ve bana da dinletti. Andres Müller’e dedi ki ”Ben size bir şey söyleyeyim, bir daha beni veya menajerimi aramayın. Ben bu saattan itibaren G.Saraylıyım. Ya da futbolu bırakıyorum.” Bana göre o gün o telefonla transfer bitti. Bunun üzerine yeniden kulübe gittik ve bonservis bedelini bir kez daha konuştuk. 10 milyon eurodan 5 milyon euroya kadar indirdik ve imzayı attık. Benim hiç hesapta yokken Almanya’dan Brezilya’ya gitmem, kulübe sadece bu transferden 3.8 milyon euro tasarruf sağladı. Almanya’da kalsaydım belki de o parayı vermek zorunda kalacaktık. Lincoln’ün bize dört yıllık maliyeti, yaklaşık 13 milyon euro. Peki size sormak isterim, böyle bir futbolcunun manajerine ne kadar komisyon verilmiş olabilir? 300 bin euro. Bağıra çağıra 300 bin euroya indirdik ki, bu çok komik bir rakam. Sizin görüştüğünüz sırada Lincoln’e talip olan başka takım var mıydı? Shalke Türkiye’de demeçler verip baskı kurmakla kalmadı Zenit’e teklif yaptırdı. Bunu biliyordum ve yüzlerine ”Bu oyunlara gelmeyiz” dedim
BARIŞ VE SERKAN’I ŞEKERSPOR’DAYKEN KEŞFETTİM
Barış ve Serkan’ın transferleri nasıl oldu? Barış ve Serkan’ı ben Şekerspor’dayken bulmuştum. Başka bir futbolcu izlemek için gitmiştim Almanya’ya. Hatta Ali Bilgin de oynuyordu Essen’de. İzlediğimiz oyuncuyu beğenmedim. Tam stattan çıkarken “Bir Türk oyuna giriyor” dediler. 80. dakika filandı. Baktım doğumuna 1986’lı. Geri döndüm ve yerime oturdum. Barış’tı o futbolcu. İzledim ve beğendim. Sonra takibe başladım onu. Ogan Tarhan’ı gönderdim ve bir-iki maç izlettim. Sonra bir daha izlemeye gittim. Barış’a sonra F.Bahçe de diğer takımlar da talip oldu. Bir ara bu transfer çıkmaza girdi ama sağolsun Feldkamp da araya girerek hem Barış’ın hem de Serkan’ın işini bitirdik.
SUAZO VE ALVES İÇİN ÇOK UĞRAŞTIM
Bu transfer döneminde almak isteyip de alamadığınız oyuncular kimler? Cola Cola’da oynayan Şili Milli Takımı’nın santrforu Suazo’yu almak için çok uğraştım ama olmadı. Heerenveen’deki Alves için kulübü çok para istedi. Grafite ile para konusunda anlaşamadık. Mesela biraz daha param olsaydı Pato’yu alırdım. Mesela Postiga. Bu da isimlerden biriydi. Ama Postiga’yla her konuda anlaşmıştım. En son eşinin gelmek istemediğini söyledi. Sonra çağırdım, onunla da yemek yedik ama eşi çok sıcak bakmayınca bu transferden vazgeçtik. Postiga ile Portekiz’e gidip görüşmüştüm.
LİNDEROTH ŞİMDİ FRANSA’DA OLABİLİRDİ
Linderoth’un hikâyesi nedir? Linderoth’un transferi de ilginç oldu. İki gün geç kalsaydık Linderoth şimdi Fransa’da oynuyor olacaktı. Hem kendisi hem de menajeri ve kulübeyle görüşmek için peş peşe sehayatler yaptık. Müthiş bir hava trafiği yaşandı bu transferde. Linderoth’u transfer etme fikri nereden çıktı? Linderoth’a biz geçen sene de taliptik. O zaman bizden 3.5 milyon euro istediler. Kendisinde sorun yoktu ama biz o parayı vermedik. Bu senede Fransa’ya gitmeyi istiyordu. Bir kritik nokta yakalamıştım. Danimarka’da yabancıların vergi oranları yüksekti. Ülkeyi bu nedenle terk edebileceği düşüncesi olduğunu tahmin ediyorduk. Gidip bunu veri olarak ortaya koyduk. Milli maçtan sonra işi bitti. Futboluyla ve kişiliğiyle müthiş bir insan Linderoth. Umarım uzun yıllar bizimle olur.
NONDA’DA RESTİMİZ İŞE YARADI
Nonda nasıl oldu? Haldun Üstünel’le birlikte gittik görüşmeye. Kulübü 2 milyon euro istedi ilk olarak. Biz de masadan kalktık. Bir gün sonra çağırdılar ve istediğimiz şartlara evet diyerek imza attılar. Hatta kulübüne “Bu transferin son gününde bizi uğraştırdınız diye ceza olarak altıgen filelerden Ala Sami Yen Stadı’na koymak için dört tane vereceksiniz” dedik.
GÖKHAN ÜNAL’I DA İSTEDİK
Türkiye’de isteyip de alamadığınız oyuncular oldu mu? Mesela biz Gökhan Ünal’ı kulübünden istedik. Kayseri’ye gidip yöneticilerle masaya da oturduk. Futbolcunun da G.Saray’a gelme eğilimi vardı çünkü. Bu sene için Gökhan’ı veremeyeceklerini söylediler ve biz de masadan kalktık.
ÜMİT “FENER’LE GÖRÜŞMEDİM” DEDİ
Bir Ümit Karan olayı yaşandı, F.Bahçe’yle görüştüğü söylendi, neydi o? O zaman da söyledim, şimdi de söylüyorum. Bir futbolcu “Ben bu takımda oynamak istemiyorum” dediğinde ben onu saygıyla karşılarım. O zaman deriz ki ona “Seni isteyen kulüp gelsin, görüşüp anlaşalım.” Bu diğer oyuncular için de geçerli. Ümit Karan’la ilgili F.Bahçe’ye de seslendik, “İstiyorsanız gelin” dedik. Ama gelen olmadı. Ha bu gelişen olayda yanlışı menajer mi yaptı, Ümit mi yoksa F.Bahçe mi bilmiyorum. Herkes bir birini suçluyor. Kimi geliyor, “Görüşme yaptık” diyor, kimi “Yapmadık” diyor. Anlamadım o işi. Ama Ümit gelip “Ben görüşmedim ağabey” dedi.
F.BAHÇE İLE G.SARAY TABELADA KIYASLANIR
Ergun Gürsoy ”GALATASARAY, Fenerbahçe’nin 10 yıl gerisinde” demişti. Size göre bugünkü ortamda böyle bir şey söylenebilir mi? Böyle bir karşılaştırma yapmak son derece yanlış. Yani elmayla armudun karşılaştırılması gibi bir şey. Fenerbahçe ile G.Saray’ı karşılaştırma sorunuza gelince, Türkiye’de karşılaştırma tabelayla olur, kim öndeyse o öndedir. Ama üç sene, beş sene ileride geride demek bana yanlış geliyor. Bu sübjektif bir değerlendirme olur. Sportif olarak tabelaya, mali olarak tabloya, tesis olarak da fotoğrafa bakarsın ama böyle üç sene, beş sene geride veya ilerde demek yanlış geliyor. Benim Fenerbahçe’den neyim iyi, neyim kötü bunu söylemem için F.Bahçe’yi incelemem lazım ki ondan sonra konuşayım. Şu andaki soyut duruma cevap veremem. İmkanlar açısından?.. Sene başında tüm yorumlar neydi, GALATASARAY transfer yapamaz. Bunu sizler yazdınız. Ben Nisan ayında G.Saray transfer yapamaz diye yazan gazete manşeti de gördüm televizyon haberi de. Ee ne oldu? Yapılıyormuş yani. Ama Fenerbahçe’nin yaptığı gibi rahat yapamadınız… Hayır, niye? Gayet rahat yaptık. Ha 3-5 gün daha fazla uğraştık ama bizim istediğimiz koşullarda aldık tüm futbolcularımızı. İşte Ümit’in röportajını okuyorum, “Lincoln tesise gelmiş de biz hâlâ inanamıyorduk bu nasıl gelir diye” şeklinde konuşuyor. Demek ki yapılabiliyor.
TARAFTAR TRİBÜNLERİ DOLDURACAK
İyi transfere karşılık iyi kombine satabildiniz mi? Çok fazla değil. Ama şu kadarını kadar söyleyeyim, yıl sonuna kadar taraftarımız sezon boyunca Ali Sami Yen’i tıklım tıklım dolduracak. Çünkü taraftarımız ve camiamız mutlu. Bunu yönetim olarak görüyoruz.
ÇOCUKLARIMIN ÖLÜSÜNÜ ÖPEYİM Kİ…
Hakan ve Lincoln’un kadro dışı bırakıldığı olayda, “Hakan, gece dışarı çıkmak isteyen Lincoln’u engellemek istediği için kavga çıktı” iddiası var. Dur devam etme. Böyle bir olay olduysa çocuklarımın ölüsünü öpeyim. Çok net söylüyorum. Bende futbolcuların kapı çıkış kayıtları bile var. Hakan gidip kızını alıp getiriyor, Lincoln’ün de arkadaşları Lincoln’ün odasında sohbet ediyorlar ama alkol yok. Odaya çıkış saatleri 12.25. Hakan’ın çıkışı da 11.30. O da kızını alıp geri geliyor. Bunun dışında hangi şerefsiz bir şey diyorsa yalan söylüyor. Ne diyorum, çocuklarımın ölüsünü öperim diye yemin ediyorum. Lincoln hiç dışarı çıkmadı. Geldiğinizde kulüp neredeydi, şimdi nerede? Geçmişe dönmek gereksiz. Ama aksaklık ve eksiklikler vardı. Mesela sadece geçen sene bu antrenman yaptığımız sahanın kötülüğünden dolayı bir çok futbolcumuz sakatlanmıştı. Geçen sezon sonu ilk gündeme aldığımız konu bu oldu.
TEKKE İÇİN YOKLAMA YAPTIK
Fatih Tekke’ye de talip oldunuz mu? “Verir misiniz?” diye sorduk. “Onu alırken verdiğimiz parayı verirseniz veririz” dediler. Biz de vazgeçtik. Yerli olup dışarıda oynayan futbolculardan istediğiniz oldu mu? Hamit oldu.
DOĞRUYU GÖSTEREN YOK
Spor medyasını nasıl buluyorsunuz? Bizim ülkemizde futbol konusunda ağzı olan konuşuyor. Bizim ülkemizdeki kadar spor ve futbol yorumu yapılan başka bir ülke yok. Hakem yorumları yapılan hiç yok. Bu kadar çok futbol sayfası da yok. Ağzı olan konuşuyor. Emre’nin kolu bir ay gündemde kaldı. Ayıptır ya. Sen onu bırak, biz Avrupa Şampiyonası’na gidemezsek Türk futbolunun hali ne olacak, bunu düşünüyor muyuz? Bizi o zaman nelerin beklediğinin farkındalar mı? Bu ülkede en kolay iş futbolu yorumlamak. Bir de siyaseti yorumlamak. Bu ülkede 70 milyon teknik direktör var. 70 milyon tane de politikacı. Sen çıkıp “Bu yanlış, bu yanlış, bu yanlış” diyorsan, o zaman boş konuşuyorsun demektir. “Bu yanlış” derken, “Doğrusu bu” demelisin. Futbolda da o noktaya geldik. Her çıkan “Yanlış” diyor ama yanlışı söyleyip doğruyu gösteren yok.
BİLGİN GÖKBERK BAŞKA ŞEYLER KONUŞSUN
Medya ile ilgili hiç ciddi bir sorununuz oldu mu? Mecburen bir programa dahil olup müdahale ettim. Bilgin Gökberk. Aslında kendisini severim. Ama futbol tekniğini, taktiği konuşmadığı zamanlardaki halini severim. Çıkmış oraya yorum yapıyor. “İşte kalede bu maçta Aykut’un oynaması lazımdı” diyor. Aykut sakat, kadroda yok, onun da haberi yok ama yorum yapıyor. Vay efendim “Adnan Sezgin, Tomas’ı gönderdi, ondan daha pahalı olan futbolcuyu getirdi” diyor. Tam aksine, yok böyle bir şey. Ben de çıkıp “Sen nerden çıktın kardeşim. Sen yolda top görsen bomba diye karakola götürürsün” dedim. Neyse programdan çıktım, yorum yapıyorlar. “Yani bütün kadın-doğumcuların, jinekologların kadın mı olması gerekiyor?” diye aklı sıra bana cevap veriyor. Orada sen çocuğu doğurtmayı tartışmıyorsun ki. Orada sen bana doğum sancısını anlatıyorsun. Çıkıp sen bana doğum sancısını anlatırsan ben de sana “Hiç doğurttun mu ya da doğurdun mu?” derim. İkisi arasında çok fark var. O başka şeylerden konuşsun, üslubundan keyif alıyorum.
YÖNETİCİ, GÜVENLİK KAMERASI GÖRSE DEMEÇ VERİYOR!
Medyada bu değişim neden oldu? Medya diyoruz ama bir tek onlar değil suçlu olan. Hepimiz suçluyuz, derken kendimi de katıp özeleştiri yapıyorum. Bu ülkede güvenlik kamerasını gördüğünde oraya bakıp demeç vermek isteyen yöneticiler var. Yönetici maçtan çıkıyor. Televizyoncu soruyor “Hakem ofsayt verdi ne diyorsunuz ?” Cevap veriyor “Bana göre ofsayt Değildi.” Nereden gördün, ben 40 senedir bu işin içindeydim, ben söyleyemiyorum bunu. Sen nasıl hesapladın ta 70 metreden? Futbolcusu, teknik adamı için de medyası içinde böyle; sadece yönetici için değil. Televizyonda yakından gösteriyor pozisyonu 8 kere, 8 kişi farklı şey söylüyor. Kimse maçtan hemen sonra yorum yapma yetkisine sahip değil. Yöneticiler mi medyayı, medya mı yöneticileri bu hale getirdi? Medyanın bir görevi de futbolun içindeki bu yönetici tiplerini veya futbolun içindeki bu tipleri eğitmesi. Olmayacak söylemleri haber yaparak prim sağlamanın aslında gelecekte kendileri için aleyhte bir durum olacağını onlara göstermeliler.
EMRE ÖZÜR DİLEDİ, ÜSTÜNE GİDİLMEMELİ
Emre Belözoğlu sizin eski futbolcunun. Onun tutumunu nasıl buluyorsunuz? Emre’yi 13 yaşında kulübe ben getirdim. Hakemi sahaya nasıl sağlıklı çıkarmayı başaramıyorsak burada da aynı şey geçerli. Emre çıktı özür diledi. Ama sanki Emre’ye karşı toplu bir linç var. Hapisten çıkanı topluma kazandırma projeleri üretilirken sen kalk, “Hata yaptım, özür diliyorum” diyenin üzerine böylesine önemli maçlar arifesinde git, gündemden düşürme. Böyle bir sorumsuzluk yok. Peki, yarın bir gün yöneticiliği bıraktığınızda yorumcu olur musunuz? Olurum ama ben herkesin konuştuğunu değil, projeleri konuşurum.
HAKEMİ SAĞLIKLI ORTAMDA SAHAYA ÇIKARAMIYORUZ
Türk hakemlerini nasıl buluyorsunuz? Hakemler eleştiriliyor. Ayırt etmeksizin söylüyorum, bu ülkede kimsenin hakemleri eleştirmeye hakkı yok. Sen, ben, o, hakemleri en sağlıklı şekilde sahaya çıkarmayı başarabiliyor muyuz? Hayır. O zaman onları eleştirme hakkımız olamaz. Eylem ve söylemlerimize dikkat etmiyoruz. Hepimiz suçluyuz.
HERKES KENDİNİ YENİLEMELİ
Türk futbolunun geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bir kere hepimizin değişme zamanı. Futbolcunun, yöneticinin, teknik ekiplerin, basının, taraftarın, herkesin kendini yenileme zamanı geldi geçiyor bile. Dünya futbolda başka şeylerle uğraşıyor, biz başka şeylerle uğraşıyoruz. Gelişmeleri takip etmiyor ve bilmiyoruz. Biz Türk futbolu olarak çok kritik günlerin eşiğindeyiz. Biz kendimizi düzeltmezsek, geriye düşeceğiz. Adnan Sezgin’in futboldaki hedefi ne? Ben futbolun her kademesinde çalıştım. Profesyonel yöneticilikten kulüp başkanlığına kadar futbolun her kademesinde bulundum. Benim için unvan önemli değil. Sadece bu camiada benim gibi düşünenlerin fazlalaşması lazım. GALATASARAY’a başkan olur musun? Ben başkan olma kriterlerine haiz değilim. Benim öyle bir amacım da yok. Ama şu var; birikimimi futbol adına unvan derdine düşmeden seve seve kullanıma sunmaya hazırım.
GELİN CANLAR BİR OLALIM
G.Saray’da farklı projeleriniz var mı? Mesela ben Şekerspor’a gittim ve orada bir uygulama başlattım. Evimizde oynadığımız her maç öncesi ev sahibi olarak iki takımın futbolcularını, teknik kadrolarını, yöneticilerini, hakemi, gözlemci ve temsilcileri bir araya getirerek yemekler verdik. İnanın sadece ilki haber oldu. O da minnacık çıktı birkaç gazetede. Bu Türkiye’de hatta dünyada bir ilkti. Dokuz sütuna manşet olması lazımdı ama iki satırlık bir şey oldu. Bence bunu uygulamamız gerekiyor. Ben G.Saray yönetimine bunu sundum. Sanırım önümüzdeki haftalarda G.Saray böyle bir uygulama başlatacak. Maçtan bir gün önce karşılaşacak takımlar futbolcusuyla, hakemiyle, yöneticisiyle akşam yemeğinde buluşsak, ertesi gün maçtan sonra da birbirimizi teselli eder boyuta geliriz. Yine benim çeşitli projelerim var. Mesela bayram oluyor, mecliste partiler birbirlerine bayramlaşmaya gidiyor. Bizim de özellikle üç büyükler olarak bunu yapmamız, birbirimize bayramlaşmaya gitmemiz lazım. Sanırım bunu da biz başlatacağız. Keza yine üç büyük kulüp yöneticileri ve teknik kadroları halı saha maçları yapmak istiyoruz. Topluma, taraftara bizim bu üç büyük kulüp yöneticileri olarak birbirimizle ne kadar yakın ve kardeş olduğumuzu göstermemiz lazım. Kulüpler arasındaki gerilim nasıl eylem ve söylemlerle olduysa, çözümünü de yine eylem ve söylemlerle gerçekleştireceğiz. Gelin canlar bir olalım mantığı düsturumuz olmalı. Çünkü sporun temelinde zaten barış ve sevgi vardır. Kaynak : webaslan.com Emeğe Saygı Büyük kulubümüz GALATASARAY'ın Türkiye'ye yaşatacağı büyük Başarıları Daha çok göreceğiz. EN BÜYÜK CİMBOM
|
|
|
|
|
5
|
Sohbet - Yaşam / Genel - Geyik / Birkaç Taktik :)
|
: 30 Ekim 2007, 00:50:59
|
|
ben acilarin cocuguyum modeli -yağmur benimle cikar misin? -hayir salak -tamam yağmur simdi git ve beni yanlizligim ile yanliz birak
2. kıvrak modeli - yağmur benimle cikar misin, misal iki biletim var ateslerin dansi'na? - hayir salak - aa simdi hatirladim, hülya'ya soz vermistim... oteki sefere insallah...
3. tehdit eden modeli - yağmur benimle cikar misin? - hayir salak - e o zaman ben gidip hülya'ya bi sorayim...
4. anlamaz modeli - yağmur benimle cikar misin? - hayir salak - o zaman, askim, ilk olarak ateslerin dansi'na gidelim mi... - geri zekali misin nesin ya, hayir dedim... - tamam, önlerden almaya calisirim... yemek de yeriz di mi hayatim, show'dan once... - harbiden salaksin ya, sana adimi soyledigime inanamiyorum... - evet askim ya, ismin cok guzel...
5. güner ümit modeli - yağmur benimle çıkar mısın? - kesinlikle hayır. - hayır dediniz kaybettiniz, puanlar kırmızı masaya..
6. Salak modeli - yağmur benimle cikarsin mi ? - bilmem.. sence cikar gibi duruyomuyum ? - walla galiba cikarsin.. ama emin degilim.. hadi bi aciklik getir su konuya - hayir salah hayiiiiiiiir ! - bunu evet olarak kabul ediyorum - kenan bu kadar salak olmayi nerde ogrendin ? - her gun 1 saat calistim duzenli.. cok zor olmadi.. - hmmm
7. sartlanmis model -yağmur benimle cikar misin? -tabi neden olmasin -sen kaybettin kizim, seni sevmistim halbuki -???
8. redden sonra karizmayi cirkeflesmekte arayan model -yağmur benimle cikar misin? -hayir salak - la, ben seni deniyordum zaten..kabul etseydin üstüne beton dokerdim senin..
9. esprituelim ben modeli -yağmur benimle cikarmisin? -hayir salak.. -peki sen asansorle cik ben yetisirim
10. oha artik modeli - yağmur benimle cikarmisin? - hayir salak.. - in o zaman ustumden, giy ustunu, uza...
11. psikolog modeli - yağmur benimle çıkar mısın? - hayır salak. - tabii, sana hak veriyorum. daha önceki ilişkilerinde yüreğine aldığın yaralar seni korkutan. sanırım biraz zamana ihtiyacın var. lütfen biraz düşün.
12. iyimser model yağmur benimle çıkar mısın -hayır -ama asla demedin... demek ki hala umut var? -???
13. ulasamadığı ete mundar diyen kedi modeli -yağmur benimle çıkar mısın? -hayır!!! -aman zaten sen de kendini bulunmaz hint kuması sanıyosun, çillisin,çirkinsin ıyyyy
14. Vurdumduymaz Modeli - yağmur benimle cikar misin ? - hayir salak.. ! - peki, kacta aliyim seni o zaman ? - ulan cikmam dedim.. - peki saat 8 de gorusurus askim..
15. Filozof Modeli -benimle cikar misin yağmur? +hayir -hahah... bir an icin benimle gercekten cikabilecegin ihtimalini dusundun degil mi? itiraf et?
16. Dalgacı Model -benimle cikar misim yağmur? +hayir -olum ben size dedim anlar dalga gectigimizi diye
17. - benimle çikar mısın yağmur ? + ahh, elbette hayatım... - adisin yağmur ! şurada iki satir karizma yapacaktım, içine ettin
18. türk filmi modeli: -yağmur benimle çıkar mısın? -hayır Kenan ! -bir gün karşına çıkıcam, diyeceğim ki fakir ama onurlu bir genç vardı... anlıyo musun! -tabiiii
19. romantik model: -yağmur benimle çıkar mısın? -olmaz Kenan ! -oysa pembe panjurlu evimizde, gece pencereden yıldızları seyrederek bir ömür geçirmek isterdim seninle... -bak seeen...
20. yalanci model -baba nooldu ne dedi kiz? -abi simdi gittim basladi ask mesk duygusal duygusal konusmaya, yok bana cok deger veriyormus, yok baglanmaktan korkuyormus... beni de bilirsiniz gelemem oyle ince muhabbetlere. " kizim" dedim. naza cekiyo iste... -o zaman bitmis o is abi, kiz hasta..sana -yok baba istemem artik zaten soğudum birden.
21. Komplocu Model -yağmur .. bişi söyliycem.. seni seviyorum -ay..kenan olmazki biz arkadaşız -ben çıkalım demedimki zaten
22. utanmaz Modeli: once kalabalik bir ortama gidilir kız ile birlikte orada ; -yağmur benimle cikar misin? -hayir salak! -ya kizim yeter yaaa cikmiyorum iste, biktirdin 3 aydir cik - mi -yo -rum seninle zorlami yani.(bu kisim bagirarak ve gercekten sinirlenmis bir sekilde soylenir).
23. - yağmur benimle çıkar mısın? + hayır. - hayır deyişine bayılıyorum. ee, benimle çıkacak mısın? + hayır! - süpersin ya. şu 'hayır' deyişini duymak için ölene kadar sorarım valla bu soruyu eheh..
|
|
|
|
|
6
|
Ders Notları - Ödevler / AÖF Ders Notları / İktisada Giriş (DersNotları)
|
: 25 Ekim 2007, 17:59:00
|
İKTİSADA GİRİŞ DERS NOTLARIFayda sağladığında yok olup, biten mallara dayanıksız mallar denir. Bir kararı uygularken vazgeçilen bir başka karara fırsat maliyeti denir. p0=10, p1=15, q0=1, q1=0.5kg ise talebin fiyat esnekliği -1 dir. (0.5-1)/1 bölü (15-10)/10 Asgari ücret taban fiyatı uygulamasına bir örnektir.Oligopol piyasasında üretici firmalar arasında karşılıklı bağımlılık gözlenir. Konunun devamı sadece kayıtlı kullanıcılara görünür. Giriş yapınız: Giriş Ya da buradan Üye Olunuz Cafein Forumları Üyeliği Ücretsizdir. |
|
|
|
|
|
7
|
Ders Notları - Ödevler / AÖF Ders Notları / GeneL Muhasebe Önemli Notlar
|
: 25 Ekim 2007, 17:49:16
|
GENEL MUHASEBE İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla para, Araç -gereç, malzeme, hammadde, personel gibi Faktörler i bilinçli ve sistemli bir şekilde bir araya getirerek ve faaliyetlerde bulunarak mal ve hizmet üreten iktisadi birime işletme denir. İşletmenin varlıkları, sermayesi ve borçları üzerinde değişme yaratan ve para ile ifade edilen işlemlere ait bilgileri ; kaydetmek, sınıflandırmak, özetlemek, analiz etmek ve yorumlamak suretiyle ilgililere raporlar şeklinde sunan bilgi sistemine muhasebe denir. M Konunun devamı sadece kayıtlı kullanıcılara görünür. Giriş yapınız: Giriş Ya da buradan Üye Olunuz Cafein Forumları Üyeliği Ücretsizdir. |
|
|
|
|
|
8
|
Ders Notları - Ödevler / AÖF Ders Notları / Davranış bilimlerine Giriş (notlar)
|
: 25 Ekim 2007, 04:21:11
|
DAVRANIŞ BİLİMLERİNE GİRİŞ -Çalışma yada iş sosyolojisi anlamına gelen sanayi sosyolojisinin inceleme alanlarından biri verimliliktir. -Bilimsel araştırmanın sahip olması gereken özellikler: Nesnellik,Doğruluk ve tekrar,Basitlik ve açıklık,Sınırlılık Platon'a göre birey, içinde yaşadığı devletin karakterini taşır. Politika, Platon'nun en önemli çalışmasıdır. Konunun devamı sadece kayıtlı kullanıcılara görünür. Giriş yapınız: Giriş Ya da buradan Üye Olunuz Cafein Forumları Üyeliği Ücretsizdir. |
|
|
|
|
|
9
|
Ders Notları - Ödevler / Matematik / Ynt:MatematiğinTarihçesi
|
: 25 Ekim 2007, 02:46:22
|
|
DEVAMI 4- Klasik Matematik Dönemi. 1700- 1900 yılları arasını kapsayan ve matematiğin altın çağı olarak bilinen, bu dördüncü dönem, klasik matematik dönemidir. 18. asırda matematiğe en önemli katkıları yapan bilim adamlarının başında Euler, Laplace, Lagrange ve D’Alembert’i sayabiliriz. Leonhard Euler (1707-1783) İsviçre’de, Basel de doğmuş, meslek hayatının tamamı Petersbourg ve Berlin’de geçmiştir. Tarihin en üretken bilim adamıdır. Kalkülüsün ortaya çıkardığı olanakları sayılar teorisinden, differensiyel denklemlere; differensiyel denklemlerden, mühendislik problemlerine… uygulayan Euler, 30.000 sayfadan fazla bilimsel eser üretmiştir. Öldükten 50 sene sonra dahi, birikmiş makalelerinin yayını sürmüştür. Euler’le matematik evrensel boyutlara erişmiştir. Bugün bile matematikçilerin yaptığı işlerin bir çoğunun temel fikri veya başlangıcı Euler’in çalışmalarıdır. Euler’le Analiz yeni bir bilim dalı olarak temeyyüz etmiştir; bu dalın büyük babaları Eudoxus ve Arşimed ise, babası Euler’dir. Laplace (1749-1827) Fransa’da, Normandia’ da doğmuştur. Gök ve yer mekaniği hakkında yazdığı 11 ciltlik eseri, bütün zamanlarda mekanik hakkında yazılmış en kapsamlı eserlerinden biridir. “Theorie Analytique des Probabilites” başlıklı kitabı olasılık teorisinin ilk önemli eseridir. Joseph-Louis Lagrange (1736-1813) İtalya’da Turin’da doğmuş, meslek hayatının büyük bölümünü Berlin ve Paris’te geçirmiştir. İtalya’da doğmasına rağmen Fransız matematikçisi olarak bilinir. Lagrange cebirsel denklemlerin çözülebilirliği, mekanik, differensiyel denklemler ve varyasyon hesabına önemli katkılar yapmış, fikirleri ve yöntemleri bugün de kullanılan bir bilim adamıdır. Jean Le Rond D’Alembert (1717-1783) Paris’te doğmuş, Fransa’da yaşamıştır. D’Alembert kısmi differensiyel denklemleri ilk inceleyen bilim adamlarından biridir. Kısmi differensiyel denklemler ve akışkanlar mekaniği ilgili çalışmaları ve felsefi yazıları dışında, Diderot ile beraber editörlüğünü yaptığı ünlü 28 ciltlik “Encyclopedie” nin matematik maddelerinin hemen -hemen tümünü D’Alembert yazmıştır. Bu eser Fransız aydınlanmasının temel eserlerinden biridir. . 1700- 1900 yılları arasını kapsayan ve matematiğin altın çağı olarak bilinen, bu dördüncü dönem, klasik matematik dönemidir. 18. asırda matematiğe en önemli katkıları yapan bilim adamlarının başında Euler, Laplace, Lagrange ve D’Alembert’i sayabiliriz. Leonhard Euler (1707-1783) İsviçre’de, Basel de doğmuş, meslek hayatının tamamı Petersbourg ve Berlin’de geçmiştir. Tarihin en üretken bilim adamıdır. Kalkülüsün ortaya çıkardığı olanakları sayılar teorisinden, differensiyel denklemlere; differensiyel denklemlerden, mühendislik problemlerine… uygulayan Euler, 30.000 sayfadan fazla bilimsel eser üretmiştir. Öldükten 50 sene sonra dahi, birikmiş makalelerinin yayını sürmüştür. Euler’le matematik evrensel boyutlara erişmiştir. Bugün bile matematikçilerin yaptığı işlerin bir çoğunun temel fikri veya başlangıcı Euler’in çalışmalarıdır. Euler’le Analiz yeni bir bilim dalı olarak temeyyüz etmiştir; bu dalın büyük babaları Eudoxus ve Arşimed ise, babası Euler’dir. Laplace (1749-1827) Fransa’da, Normandia’ da doğmuştur. Gök ve yer mekaniği hakkında yazdığı 11 ciltlik eseri, bütün zamanlarda mekanik hakkında yazılmış en kapsamlı eserlerinden biridir. “Theorie Analytique des Probabilites” başlıklı kitabı olasılık teorisinin ilk önemli eseridir. Joseph-Louis Lagrange (1736-1813) İtalya’da Turin’da doğmuş, meslek hayatının büyük bölümünü Berlin ve Paris’te geçirmiştir. İtalya’da doğmasına rağmen Fransız matematikçisi olarak bilinir. Lagrange cebirsel denklemlerin çözülebilirliği, mekanik, differensiyel denklemler ve varyasyon hesabına önemli katkılar yapmış, fikirleri ve yöntemleri bugün de kullanılan bir bilim adamıdır. Jean Le Rond D’Alembert (1717-1783) Paris’te doğmuş, Fransa’da yaşamıştır. D’Alembert kısmi differensiyel denklemleri ilk inceleyen bilim adamlarından biridir. Kısmi differensiyel denklemler ve akışkanlar mekaniği ilgili çalışmaları ve felsefi yazıları dışında, Diderot ile beraber editörlüğünü yaptığı ünlü 28 ciltlik “Encyclopedie” nin matematik maddelerinin hemen -hemen tümünü D’Alembert yazmıştır. Bu eser Fransız aydınlanmasının temel eserlerinden biridir.
Bu yüzyılın matematiği çeşitli, kapsamlı ve fikir yönünden zengindir. En önemli zaafları, kesinlik (rigor) eksikliği; yapılan işlerin, günümüzün standartlarına göre, yarım-yamalak, kusurlu ve eksik oluşudur. Matematiğin o zamanda erişmiş olduğu düzeyde başka türlü olabilir miydi, bilmiyorum.
1800-1900 Arası. 19. asır çok sayıda, matematiğe önemli katkıları olmuş, bilim adamın yaşadığı bir asırdır. Bunların her birini teker -teker ele alıp, onların neler yaptığını anlatmak, bu konuşma çerçevesinde mümkün değildir; ayrıca, buna bilgim de yetmez. Bunun yerine, bu asırda matematik nereden nereye geldi sorusuna cevap vermeye çalışacağım. 1800 lerin başında matematik derin bir kriz içindeydi. Bunun nedeni, Fermat (1636) dan beri türevin tanımında, ve türevin işe karıştığı bir çok yerde, sonsuz küçük (infinitesimal) kavramının kullanılması ve matematikçilerin bunu çok tutarsız bir şekilde kullanmalarıydı. Bu tarihlerde henüz limit kavramının olmadığını ve türevin limit vasıtasıyla değil, “sonsuz küçük” kavramı kullanılarak tanımlandığını burada belirtmem gerekir. Bu tutarsızlık çok eleştirilmiş, özellikle de düşünür-din adamı G. Berkley (1685-1753) nin matematikçilerin tutarsızlığını ortaya koyduğu 40 sayfalık bir eleştiri kitabı derin etki yapmış, bir çok matematikçinin meslek değiştirmesine ve matematiğe karşı tavır almalarına neden olmuştur. 1800 başında, fonksiyon kavramının, son yüz yıldır kullanıla gelmesine karşın, henüz doğru-dölek tanımlanmamış olması ve matematikçilerin fonksiyonu aynı şekilde anlamamaları da başka bir anlaşmazlığın ve karmaşanın nedeniydi. 1800 lerin başında süreklilik ve fonksiyon serilerinin yakınsaklığı doğru-dölek anlaşılmamıştı; henüz düzgün süreklilik ve düzgün yakınsaklık kavramları ortada yoktu. Entegral kavramı türev kavramının tersi olarak görülüyordu; türevden bağımsız bir entegral ve entegrallenebilirlik kavramı yoktu. 1800 lerin başında, bugün matematiğin en önemli teorilerinden biri olan, kompleks fonksiyonlar teorisi henüz yoktu. Antik Yunan çağından kalma ve çok uğraşılan beş sorudan ( Bunların ilk dördü, geometrik çizim yaparak, 1) bir açıyı üç eşit parçaya bölmek. 2) Alanı verilen bir dairenin alanına eşit alanı olan bir kare bulmak. 3) Hacmi verilen bir küpün hacminin iki katına eşit hacmi olan bir küp bulmak; ve 4) bir dairenin içine, p sayısı asal olmak kaydı ile, hangi p ler için düzgün p-genler çizilebileceğini bulmak idi. 5. Soru, Öklid geometrisinin beşinci postulatı olan, “bir doğruya onun dışından bir ve yalnız bir paralel çizilebilir “ postulatının diğer dördünün sonucu olarak elde edilip-edilemeyeceği idi) hiç biri, 4 cü soru dışında ki o da Gauss tarafından daha yeni çözülmüştü, çözülememişti. Cebirde, 5 ci dereceden polinomların köklerinin cebirsel ( köklü ifadelerle) çözülüp-çözülemeyeceği henüz bilinmiyordu. Cebir’in grup, halka, cisim, vektör uzayı gibi hiçbir yapısı henüz ortaya çıkmamıştı. Matris ve vectör kavramları henüz yoktu ( 2 li ve 3 lü determinantlar 1680 lerden beri biliniyor). Matematiksel fiziğin ana teoremleri henüz ortada yoktu; differensiyel geometri, topoloji gibi konular henüz doğmamıştı. 1800 lerin başında matematiğin durumu kısaca bu idi. 1820 lerde, A. Cauchy (1789-1855) limit kavramını, bugünkü kullandığımız şekliyle, tanımlayıp, türevi, sürekliliği ve, sürekli fonksiyonlar için, entegrali, limit kavramı yardımıyla tanımlaması, analizi, sonsuz küçük kavramından kaynaklanan krizden kurtarmış ve daha sağlam temeller üzerine oturtulmasını sağlamıştır. Cauchy’nin çalışmaları sonucu, kompleks fonksiyonlar teorisi doğmuş ve, Cauchy, B. Riemann (1820-1866) ve K. Weierstrass (1815-1884) gibi asrın büyük matematikçilerinin çalışmalarıyla, matematiğin en temel teorilerinden birine dönüşmüştür. G. Dirichlet’nin (1805-1859) 1830 larda fonksiyon kavramını bugün anladığımız manada tanımlaması matematiği başka bir kargaşadan kurtarmıştır. Bu da özellikle Fourier serileri hakkında tartışmaları sona erdirecek, Fourier serileri ile ilgili çalışmaları tekrar başlatacaktır. Fourier serileri Analizin gelişmesinde en önemli rolü oynayan, bir bakıma modern matematiğin doğuşuna neden olan, gerek uygulamaları ve gerekse de matematikteki merkezi konumu açısından, matematiğin en önemli konularından biridir. Weierstrass ve öğrencilerinin çalışmaları sayesinde, 1850 lerden sonra, düzgün süreklilik, düzgün yakınsaklık gibi analizin vazgeçilmez kavramları ortaya çıkacak, fonksiyon serilerinin yakınsaklığı daha iyi anlaşılacaktır. F. Gauss’un (1777-1855) “ Cebir’in Temel Teoremi, ya da D’Alembert Teoremi” olarak bilinen teoremi ispatlaması bu asrın başka bir önemli olayıdır. Bu teorem bugün cisimler teorisinden spektral analize kadar bir çok teorinin temelinde olan bir teoremdir. Bütün zamanların en derin, en büyük bilim adamlarından biri olarak kabul edilen Gauss’un, sayılar teorisi, differensiel geometri, matematiksel fizik ve astronomiye katkıları bu asrın en önemli çalışmaları arasındadır. Bu asrın ve bütün zamanların en önemli matematikçilerinden biri olan Riemann kısa yaşamında, daha sonra her biri büyük bir teori olacak bir düzine konuyu başlatmış ya da onlara derin katkılar yapmış, matematiğe kavramsal bir bakış ve yaklaşım getirmiştir. Bunlardan bir kaçı: Riemann entegrali ve entegrallenebilirlik kavramı, Riemann yüzeyleri, Riemann geometrisi, differensiyel geometri, sayılar teorisi (Riemann hipotezi), kompleks analiz (Riemann yüzeyleri, Cauchy-Riemann denklemleri), cebirsel geometri, matematiksel fizik ve, daha sonraları topoloji ismini alacak olan, analysis situs tür. Yine bu asırda, yukarıda sözü edilen, antik Yunan çağından kalma 5 sorunun beşi de çözülmüştür. 1. ve 3. soruların mümkün olmadığı bir Fransız matematikçisi olan Wentzel tarafından 1837 de ispatlandı. 2. sorunun mümkün olmadığı, Lindemann’ın 1882 de pi sayısının tranzantal bir sayı olduğunun ispatından sonra anlaşıldı. 4. soru, yukarıda da söylendiği gibi Gauss tarafından 1796 da (p=17) için ve 1801 de de diğer p ler için tam olarak çözüldü. Cevap şudur: p bir asal sayı olsun. Verilen bir dairenin içine bir düzgün p-genin çizilebilmesi için gerek ve yeter koşul p nin p=2^n+1 ve n=2^k şeklinde olmasıdır. ( k=0 için, p=3 dür; k=1 için p=5, ve k=2 için p=17 dir). Bir dairenin içine düzgün bir beşgenin çizilebileceğini Öklid biliyordu; 7-gen çizilemeyeceğini Arşimed biliyordu. Arşimed’den 1800 yılları arasında geçen 2000 yılda bu soruda hiçbir ilerleme sağlanmamıştı; bu sorunun çözümü için Gauss’un dehası gerekiyordu. Öklid’ in 5. postulatına gelince, bu sorunun çözümü için insanların, “mantıki tutarlılık” ile “fiziki olurluluğun” aynı şey olmadığını anlamaları gerekiyordu. 5. postalatın yerine onun zıtları olan postulatlar ko¤¤¤¤¤, Öklid geometrisi kadar tutarlı, iki yeni geometri oluşturulabileceği Lobachevki (1792-1856), Bolyai (1802-1860), ve Riemann tarafından gösterildi. Cebir cephesine gelince, genç yaşta bu dünyadan ayrılan iki matematikçi, H. Abel (1802-1829) ve E. Galois (1811-1832) nın 5. dereceden polinomların cebirsel yöntemlerle köklerinin bulunup-bulunamayacağı konusunda çalışmaları sonucu grup teorisi doğdu. Kummer (1810-1893) ve öğrencilerinin Fermat’nın büyük teoremiyle ispatlamak için verdikleri uğraşı sonucu halka teorisi ve idealler teorisi; R. Dedekind (1831-1916) gerçel sayıların soyut bir tanımını vermek için yaptığı çalışmalar sonucu, cisim teorisi; Cayley (1821-1895 ) ve Sylvesterin (1814-1897 ) çok sayıda doğrusal denklemi tek bir denklem olarak göstermek ve çözmek için yaptıkları çalışmalar sonucu matris cebiri; ve Grassman (1809-1877 ) nın üç boyuttan çok boyuta geçme çabaları sonucunda da vectör uzayları doğdu. Bu kavramlar matematiğe yapısal (= stuructualist) yaklaşımı ve bakış açısını getirecektir.
Bu dönemi, 1700-1900 arasını, matematikte büyük ilerlemelerin olduğu, çok sayıda yeni teorinin doğduğu, yapısal değişikliklerin olduğu, ispatlarda kesinliğin ön plana çıktığı, kavramsal bakış açısının hesapsal yaklaşımın önüne geçtiği bir dönem, matematiğin altın çağı, olarak özetleyebiliriz.
Altın çağ bir krizle kapandı. Bu kriz yeni bir çağın doğum sancılarıydı. Bu çağ modern matematik çağıdır. Bundan sonraki kısımda, bu krizin nedenleri ne idi; modern matematik nedir, nasıl doğdu, ne yönde gelişti; bunları anlatmaya çalışacağım.
5-Modern Matematik Dönemi. Kümeler teorisinin, dolaysıyla, modern matematiğin, babası Georg Cantor (1845-1918) dır. G. Cantor Berlin üniversitesinde, Kummer’in ögrencisi olarak sayılar teorisinde tezini bitirdikten sonra, 1869 dan itibaren meslek hayatının sonuna kadar çalışacağı Halle üniversitesinde işe başlamıştır. Halle üniversitesinde çalışmaya başladığı yıllarda, o üniversitenin hocalarından, E. Heine’nın Cantor’a sorduğu bir soru Cantor’un yaşamını, matematiğin de seyrini değiştirecekti. Bu soru şu idi: Bir periodluk bir aralıkta, toplamı sıfır olan bir trigonometrik serinin katsayılarının hepsi sıfır mıdır? Cantor bu soruyla uğraşırken gerçel sayıların o güne kadar fark edilmeyen bir özelliğinin farkına varır. Bu da rasyonel sayılarla irrasyonel sayıların aynı çoklukta olmadığıdır. Başka bir ifadeyle, rasyonel sayıların kümesiyle irrasyonel sayıların kümesi arasında, her iki kümenin de sonsuz olmasına karşın, bire-bir bir dönüşüm yoktur. O halde bu iki kümenin sonsuzlukları aynı değildir. Böylelikle ortaya küme kavramı ve kümelerin, içerdikleri eleman çokluğu açısından, sınıflandırılması sorunu çıktı. Bu son kavram “sonsuzun” tek değil, çok olduğunu söylemektedir; bu da çok tepki çekecekti. Tarih boyunca, Elea’ lı Zeno’dan başla¤¤¤¤¤, günümüze kadar, “sonsuz” insanları rahatsız etmiştir. Aristo’dan Cantor’a kadar geçen zaman diliminde “sonsuz” anlayışı, temelde Aristo’nun görüşü olan, şu anlayıştır: Sonsuz, ufuk çizgisi gibi, var olmayan ama konuşma kolaylığı sağladığı için kullandığımız bir kavramdır. Bu kavramı “sınırsızlık” kavramı yerine kullanırız; bir şey, çoğalarak ya da büyüyerek, önceden belirleyeceğimiz bir çokluğun ya da büyüklüğün ötesine geçme potansiyeline sahipse, o şeye sonsuza gidiyor deriz. Başka bir deyimle, Aristo’nun sonsuz anlayışı “potansiyel sonsuz” anlayışıdır. Cantor’a göre ise “sonsuz” tek başına manalı bir söz değildir; manalı olan “sonsuz küme” kavramıdır; sonsuz kümeler ise var olan nesnelerdir. Burada “sonsuz küme” deyimi, büyükanne gibi, bölünmez bir terim olarak anlaşılmalıdır. O halde önce kümeler sonlu-sonsuz diye ikiye ayrılacak; sonra da sonsuz kümeler, kendi aralarında, sonsuzluklarına göre, çeşitli sınıflara ayrılacaktır. Böylelikle ortaya sayısız “sonsuz küme” sınıfları çıkacaktır. Bu da çok çeşitli “sonsuzluğun “ olduğu manasına gelmektedir. Cantor’un bu sonsuz anlayışı, Kronecker ve Poincaré gibi bir çok ünlü matematikçi tarafından tepki ile karşılandı. Bunun sonucu olarak ta, matematikçiler, “sonsuzu” Cantor gibi anlayanlar ve Aristo gibi anlayanlar olmak üzere, iki guruba ayrıldılar. Küme kavramının, aksiyomatik olarak tanımlanmaksızın, Cantor’un yaptığı gibi, sözlük manasında kullanılması, kümeler teorisini de çıkmaza soktu; “bütün kümelerin kümesi bir küme midir” gibi yeni paradoksları ortaya çıkardı. Bu da matematikçileri, kümeler teorisinden vazgeçilip-vazgeçilmemesi konusunda, ikinci bir kez böldü. Üçüncü bir sorun da, bir matematiksel ispatın ne olduğu, geçerliliği, meşruluğu sorunuydu. Matematikte deney ya da gözlem olmadığı için, tartışma konusu olan bir ispat, teori veya teorem hakkında son sözü deneye, ya da gözleme bırakma olanağı yoktur. Bir matematikçi “ öyle bir x vardır ki…” dediği zaman var olduğunu iddia ettiği şeyi somut olarak ortaya koymak, en azından nasıl inşa edilebileceğini göstermek zorunda mıdır; yoksa, bir din adamının dini ilkelere dayanarak şeytanın varlığını ispatladığı gibi, bir matematikçinin de, aradığı şeyin nasıl elde edileceğini göstermeksizin, o şeyin var olduğunu, bir takım ilkelere dayanarak, ispatlaması yeterli midir? - Kümeler teorisinin, dolaysıyla, modern matematiğin, babası Georg Cantor (1845-1918) dır. G. Cantor Berlin üniversitesinde, Kummer’in ögrencisi olarak sayılar teorisinde tezini bitirdikten sonra, 1869 dan itibaren meslek hayatının sonuna kadar çalışacağı Halle üniversitesinde işe başlamıştır. Halle üniversitesinde çalışmaya başladığı yıllarda, o üniversitenin hocalarından, E. Heine’nın Cantor’a sorduğu bir soru Cantor’un yaşamını, matematiğin de seyrini değiştirecekti. Bu soru şu idi: Bir periodluk bir aralıkta, toplamı sıfır olan bir trigonometrik serinin katsayılarının hepsi sıfır mıdır? Cantor bu soruyla uğraşırken gerçel sayıların o güne kadar fark edilmeyen bir özelliğinin farkına varır. Bu da rasyonel sayılarla irrasyonel sayıların aynı çoklukta olmadığıdır. Başka bir ifadeyle, rasyonel sayıların kümesiyle irrasyonel sayıların kümesi arasında, her iki kümenin de sonsuz olmasına karşın, bire-bir bir dönüşüm yoktur. O halde bu iki kümenin sonsuzlukları aynı değildir. Böylelikle ortaya küme kavramı ve kümelerin, içerdikleri eleman çokluğu açısından, sınıflandırılması sorunu çıktı. Bu son kavram “sonsuzun” tek değil, çok olduğunu söylemektedir; bu da çok tepki çekecekti. Tarih boyunca, Elea’ lı Zeno’dan başla¤¤¤¤¤, günümüze kadar, “sonsuz” insanları rahatsız etmiştir. Aristo’dan Cantor’a kadar geçen zaman diliminde “sonsuz” anlayışı, temelde Aristo’nun görüşü olan, şu anlayıştır: Sonsuz, ufuk çizgisi gibi, var olmayan ama konuşma kolaylığı sağladığı için kullandığımız bir kavramdır. Bu kavramı “sınırsızlık” kavramı yerine kullanırız; bir şey, çoğalarak ya da büyüyerek, önceden belirleyeceğimiz bir çokluğun ya da büyüklüğün ötesine geçme potansiyeline sahipse, o şeye sonsuza gidiyor deriz. Başka bir deyimle, Aristo’nun sonsuz anlayışı “potansiyel sonsuz” anlayışıdır. Cantor’a göre ise “sonsuz” tek başına manalı bir söz değildir; manalı olan “sonsuz küme” kavramıdır; sonsuz kümeler ise var olan nesnelerdir. Burada “sonsuz küme” deyimi, büyükanne gibi, bölünmez bir terim olarak anlaşılmalıdır. O halde önce kümeler sonlu-sonsuz diye ikiye ayrılacak; sonra da sonsuz kümeler, kendi aralarında, sonsuzluklarına göre, çeşitli sınıflara ayrılacaktır. Böylelikle ortaya sayısız “sonsuz küme” sınıfları çıkacaktır. Bu da çok çeşitli “sonsuzluğun “ olduğu manasına gelmektedir. Cantor’un bu sonsuz anlayışı, Kronecker ve Poincaré gibi bir çok ünlü matematikçi tarafından tepki ile karşılandı. Bunun sonucu olarak ta, matematikçiler, “sonsuzu” Cantor gibi anlayanlar ve Aristo gibi anlayanlar olmak üzere, iki guruba ayrıldılar. Küme kavramının, aksiyomatik olarak tanımlanmaksızın, Cantor’un yaptığı gibi, sözlük manasında kullanılması, kümeler teorisini de çıkmaza soktu; “bütün kümelerin kümesi bir küme midir” gibi yeni paradoksları ortaya çıkardı. Bu da matematikçileri, kümeler teorisinden vazgeçilip-vazgeçilmemesi konusunda, ikinci bir kez böldü. Üçüncü bir sorun da, bir matematiksel ispatın ne olduğu, geçerliliği, meşruluğu sorunuydu. Matematikte deney ya da gözlem olmadığı için, tartışma konusu olan bir ispat, teori veya teorem hakkında son sözü deneye, ya da gözleme bırakma olanağı yoktur. Bir matematikçi “ öyle bir x vardır ki…” dediği zaman var olduğunu iddia ettiği şeyi somut olarak ortaya koymak, en azından nasıl inşa edilebileceğini göstermek zorunda mıdır; yoksa, bir din adamının dini ilkelere dayanarak şeytanın varlığını ispatladığı gibi, bir matematikçinin de, aradığı şeyin nasıl elde edileceğini göstermeksizin, o şeyin var olduğunu, bir takım ilkelere dayanarak, ispatlaması yeterli midir? SIĞMADIĞI İÇİN 3 parça şeklinde verdim... uamrım işinize yarar
|
|
|
|
|
10
|
Ders Notları - Ödevler / Matematik / Ynt:MatematiğinTarihçesi
|
: 25 Ekim 2007, 02:45:00
|
|
DEVAMI Yunanlılar alfabelerinin harflerini rakam olarak kullanmışlardır. Bu sistemde sayıların yazılımı Romen rakamlarının yazılımına benzer ama daha gelişmiş bir sistemdir. Yunun matematiği büyük ölçüde geometri olarak geliştiği için çok yetkin bir rakam sistemine ihtiyaç duymamışlardır.
Bu kısımda anlatmaya çalıştığımız dönemde yaşamış 100 den fazla matematikçinin ismi ve bazı çalışmaları zamanımıza gelmiştir. Bu da o dönemdeki bilimsel faaliyetlerin yoğunluğu, devlet ve toplum nezdindeki önemini göstermektedir.
Yunan matematiğini değerlendirecek olursak, temel özellikleri şunlardır. a) Yunanlılarla, matematik zanaat düzeyinden sanat düzeyine geçmiştir. Bu matematikte, günlük hayatta işe yararlılık değil, derinlik, estetik ön plandadır. b) Yunan matematiği bugünkü manada moderindir; bugün biz nasıl matematik yapıyorsak, o zaman onlar da böyle yapıyorlardı. Zaman içinde ispat anlayış ve standartları değişmektedir; ama Öklid’in verdiği ispatlar, bugün de büyük ölçüde geçerlidir.
Şimdi bu dönem nasıl bitti, bir sonraki dönem nasıl başladı; kısaca bunu anlatmaya çalışacağım. Bu dönemi sona erdiren iki önemli etmen Roma’nın yükselişi ve Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun resmi dini oluşudur. M.Ö. 150 yıllardan itibaren Roma imparatorluğu genişlemeye başlamıştır. M. Ö. 30 lu yıllara gelindiğinde her üç Yunan kültür bölgesi de artık Romalıların hükmü altındadır. Her ne kadar da idari ve askeri olarak Romalılar Yunan kültür bölgelerine hakim iseler de, kültürel olarak Roma imparatorluğu bir Yunan kolonisidir; az-çok, Yavuz Sultan Selim’den sonra, Osmanlıların Arap dünyasına hükmetmelerine karşın, kültürel açıdan bir Arap kolonisi durumunda oldukları gibi. Bu nedenle, Romalılar Yunan kültür kurumlarının (Platonun akademisi, Bergama Okulu, Museum gibi) faaliyetlerine devam etmelerine müsaade etmişlerdir. İskenderiye’nin alınışı sırasında İskenderiye kütüphanesi yanmıştır ama Bergama kütüphanesinden gönderilen 200.000 kitapla İskenderiye kütüphanesi tekrar oluşturulmuştur. Romalılar Museum daki bilim adamların maaşlarını devlet hazinesinden karşılamayı sürdürmüşlerdir. Ne var ki, zamanla ekonomik durumun kötüleşmesi eğitim kurumlarında etkileyecektir. Bu kurumlara en büyük darbeyi vuran ise Hrıstiyanlık olmuştur. Hrıstiyanlık ilk 300 yıl yasaklı olduğu için yer altında gelişmiştir. Bu dönemde Hrıstiyanlık çok hoş görülü ve bir eşitlik dinidir. Bu nedenlerle, geniş bir taraftar kitlesi bulabilmiştir. M.S. 300 gelindiğinde, Hristıyanlığın gelişmesinin önlenemeyeceğini anlayan Roma imparatoru I. Constantin 313 de Hristıyanlığın üzerindeki yasağı kaldırmış, Roma’dan ayrılarak, Roma imparatorluğunun başkentini İstanbul’a (Constantinople) taşımıştır. 380 lerde, Hristıyanlık Roma imparatorluğunun resmi dini olmuştur. Bu tarihten itibaren, Kilise yavaş-yavaş sosyal ve eğitim hayatına hakim olmaya, Hristıyan öğretisinin dışında hiç bir öğretiye hoş bakmamaya başlamıştır. 390 de Kril (Cril) isimli bir papazın İskenderiye kütüphanesini ateşe vermesiyle başlayan girişim, Museum’da çalışan bilim insanlarına saldırılara dönüşmüş; 421 de Museum’da ders veren ve tarihin ilk kadın matematikçisi olarak bilinen Hypatia [Hypatia, tanınmış bir matematikçi olan İskenderiyeli Heron’un kızıdır] yobaz Hrıstiyanlar tarafından linç edilerek öldürülmüştür. Bu olaydan sonra Museum kapanmış ve 641 de Müslümanların Mısırı fethi sırasında da tamamen yanmıştır. Bu okulun kapanmasından sonra, Museum da çalışan bilim adamları kitaplarını alarak, Sasanilerin hakim oldukları güneydoğu Anadolu (Harran, Urfa) ve Mezopotamya içlerine, Cundişapur’a (şimdiki İrak’taki Beth-Lapat), göçmüşlerdir. 529 yılında da Bizans imparatoru Jüstinyen Atina’ da bulunan Platon’un akademisini kapatmıştır. Bu tarih Yunan kültürünün hakim olduğu bir dönemin bitişi, karanlık çağın başlangıcıdır. Akademinin kapanmasından sonra orada çalışan bilim insanlarının bir kısmı da doğuya göçmüşlerdir. Bu göçler kitlesel göçler değildi; bugün olduğu gibi o gün de bilim insanları kitle oluşturacak kadar çok olmamışlardır. Bu göçlerin Haçlı seferlerine kadar zaman -zaman devam ettiği anlaşılmaktadır. Doğuya göçen bu bilim adamları, Yunan kültürüne aşina olan ortamlarda, özellikle Nestorien- Süryani toplumlarda daha uzun yıllar öğretilerini sürdürmeye, bilim meşalesini söndürmemeye çalışacaklardır. İslam biliminin temelinde bu insanların emeği, onların yaptıkları çeviriler vardır. Böylelikle bundan sonraki döneme, Müslümanların hakim olduğu döneme gelmiş bulunuyoruz.
3- Islam Dünyasında ve Orta Çağda Matematik. 611 den, Hz. Muhammet’in peygamberliğini açıklamasından yüz yıl sonra, 711 ‘re gelindiğinde, İslam imparatorluğu, doğuda Çin sınırına ve Hindistan içlerine, batıda, kuzey Afrika’dan ve Cebel-Tarık’tan geçerek, Pirene dağlarına dayanıyordu. Bu arada, İstanbul kuşatılmış (675-677), doğu ve güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı fethedilmiş, Kıbrıs ve Sicilya alınmış, devasa bir imparatorluk oluşturulmuştu. Bu imparatorluk Şamdan, Emevi hanedanlığı tarafından yönetilmekteydi. Emevi’lerin Arap olanla olmayanlara farklı muameleleri orta Asya’da, Ebu Müslim Horasani’nin yönettiği büyük bir isyan çıkmasına neden oldu. Bu isyan Basra civarında başlayan Abbas oğullarının isyanıyla birleşerek Emevi hanedanlığına son verdi. Kıyımdan kurtulan Emevi’lerden Abdurahman Endülüs’te Emevi hanedanlığını daha bir süre devam ettirecektir. İslam dünyasına bilim, 750 den sonra, Abbasiler zamanında girmeye başladı. O tarihlerde, Basra bölgesinden yayılmaya başlayan ve İslam rasyonelizimi olarak ta bilinen Mutezile (=ayrılanlar) tarikatı, bu tarikatın Vasıl bin Ata gibi o zamanki önderlerinin halife Mansur’a ve Şia imamlarına yakın olmaları, bu tarikatın devlet ve halk tarafından benimsenmesine neden oldu. Doğruların akıl ve rasyonel düşünceyle bulunacağını savunan bu akım, İslam dünyasına bilimin girmesinin düşünsel zeminini oluşturmuştur. Abbasiler Şam’ı başkent yapma¤¤¤¤¤, Bağdat’ı kurup orasını kendilerine başkent yapmışlardır. Abbasi halifeleri Mansur, Harun Reşit ve El-Mamun, Bağdat’ta “Dar’ül Hikmet “ ( Aklın Evi) diye bilinen, İskenderiye’deki Museum benzeri bir medrese kurmuşlar, büyük bir çeviri faaliyetine girişmişlerdir. Yukarıda da belirtildiği gibi, ilk çeviriler, Yunan dil ve kültürüne vakıf bölgelerdeki, özellikle Cundişapur ve güneydoğu Anadolu’daki Süryani ve Mecusiler ( Harranlı Tabit ibni Kurra ve çocukları gibi) tarafından yapılmıştır. Çeviriler sadece Yunanca’dan değil, Hindçe’den, Pehlevice’den, İbranice’den… de yapılmıştır. Böylelikle geniş bir kütüphane oluşturulacaktır. Bu çevirilerin çeşitli kaynaktan yapılmış olmasından da anlaşılacağı gibi, İslam matematiği Yunan geleneğinin bir devamı olmaktan çok, Yunan, Mezopotamya ve Hind matematiklerinin bir sentezidir. Sayı sistemleri, aritmetik, trigonometri ve cebir, daha çok Mezopotamya ve Hind geleneklerine; geometri ise Yunan geleneğine dayanır. Zamanımıza, 750-1450 yılları arasında yaşamış 50 kadar matematikçi-bilim adamının ismi ve çalışmaları gelmiştir. Unutmamak gerekir ki, o tarihlerde yaşamış olan bilim insanlarının çoğu, zamanın bütün bilimleriyle uğraşmış, ya da en azından 3-4 bilim dalında eser vermiş insanlardır. Bu 50 kadar matematikçiden sadece 4-5 tanesinin çalışmaları hakkında bilgi vereceğim. Bunun bize o dönem matematiği hakkında yeterli bir fikir verecektir sanırım. - 611 den, Hz. Muhammet’in peygamberliğini açıklamasından yüz yıl sonra, 711 ‘re gelindiğinde, İslam imparatorluğu, doğuda Çin sınırına ve Hindistan içlerine, batıda, kuzey Afrika’dan ve Cebel-Tarık’tan geçerek, Pirene dağlarına dayanıyordu. Bu arada, İstanbul kuşatılmış (675-677), doğu ve güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı fethedilmiş, Kıbrıs ve Sicilya alınmış, devasa bir imparatorluk oluşturulmuştu. Bu imparatorluk Şamdan, Emevi hanedanlığı tarafından yönetilmekteydi. Emevi’lerin Arap olanla olmayanlara farklı muameleleri orta Asya’da, Ebu Müslim Horasani’nin yönettiği büyük bir isyan çıkmasına neden oldu. Bu isyan Basra civarında başlayan Abbas oğullarının isyanıyla birleşerek Emevi hanedanlığına son verdi. Kıyımdan kurtulan Emevi’lerden Abdurahman Endülüs’te Emevi hanedanlığını daha bir süre devam ettirecektir. İslam dünyasına bilim, 750 den sonra, Abbasiler zamanında girmeye başladı. O tarihlerde, Basra bölgesinden yayılmaya başlayan ve İslam rasyonelizimi olarak ta bilinen Mutezile (=ayrılanlar) tarikatı, bu tarikatın Vasıl bin Ata gibi o zamanki önderlerinin halife Mansur’a ve Şia imamlarına yakın olmaları, bu tarikatın devlet ve halk tarafından benimsenmesine neden oldu. Doğruların akıl ve rasyonel düşünceyle bulunacağını savunan bu akım, İslam dünyasına bilimin girmesinin düşünsel zeminini oluşturmuştur. Abbasiler Şam’ı başkent yapma¤¤¤¤¤, Bağdat’ı kurup orasını kendilerine başkent yapmışlardır. Abbasi halifeleri Mansur, Harun Reşit ve El-Mamun, Bağdat’ta “Dar’ül Hikmet “ ( Aklın Evi) diye bilinen, İskenderiye’deki Museum benzeri bir medrese kurmuşlar, büyük bir çeviri faaliyetine girişmişlerdir. Yukarıda da belirtildiği gibi, ilk çeviriler, Yunan dil ve kültürüne vakıf bölgelerdeki, özellikle Cundişapur ve güneydoğu Anadolu’daki Süryani ve Mecusiler ( Harranlı Tabit ibni Kurra ve çocukları gibi) tarafından yapılmıştır. Çeviriler sadece Yunanca’dan değil, Hindçe’den, Pehlevice’den, İbranice’den… de yapılmıştır. Böylelikle geniş bir kütüphane oluşturulacaktır. Bu çevirilerin çeşitli kaynaktan yapılmış olmasından da anlaşılacağı gibi, İslam matematiği Yunan geleneğinin bir devamı olmaktan çok, Yunan, Mezopotamya ve Hind matematiklerinin bir sentezidir. Sayı sistemleri, aritmetik, trigonometri ve cebir, daha çok Mezopotamya ve Hind geleneklerine; geometri ise Yunan geleneğine dayanır. Zamanımıza, 750-1450 yılları arasında yaşamış 50 kadar matematikçi-bilim adamının ismi ve çalışmaları gelmiştir. Unutmamak gerekir ki, o tarihlerde yaşamış olan bilim insanlarının çoğu, zamanın bütün bilimleriyle uğraşmış, ya da en azından 3-4 bilim dalında eser vermiş insanlardır. Bu 50 kadar matematikçiden sadece 4-5 tanesinin çalışmaları hakkında bilgi vereceğim. Bunun bize o dönem matematiği hakkında yeterli bir fikir verecektir sanırım.
İlk ele alacağımız matematikçi Muhammet ibni Musa al-Harazmi’dir (780-850). İsminden güney Özbekistan’da doğduğu anlaşılıyor. Hayatı ve nerelerde okuduğu hakkında güvenilir bir bilgi yoktur. 810 dan sonra Bağdat’ta Dar’ül Hikmet’in kütüphanecisi olarak çalışmaya başlamış ve 4 kitap yazmıştır. Bunlardan biri coğrafya, biri astronomi, biri aritmetik diğeri de bir cebir kitabıdır. Biz bu son ikisi hakkında biraz bilgi vereceğiz. Al-Harazmi’nin en ünlü kitabı “ Al-Cebir ve Al-Mukabele” dır. Bu “indirgeme ve denkleme” manasına gelen başlık, daha sonraları “Cebir” (veya Algebra) olarak kısaltılacaktır. Bu kitapta Al-Harazmi ikinci dereceden bir polinomu katsayılarının işaretine göre 6 sınıfa ayırarak, sistematik olarak, her sınıf için, köklerin nasıl bulunacağını “algoritmik” bir yaklaşımla göstermektedir. Örnek olarak, bizim bu gün x^2-10x-4=0 olarak yazacağız bir polinomu x^2=10x+4 şeklinde yazmaktadır ve bu polinomun köklerini bulmak için adım -adım ne yapılması gerektiğini söylemektedir. Unutmamak gerekir ki o tarihlerde henüz negatif sayılar kullanılmıyor ve sayı uzunluk olarak düşünülmektedir. Müslümanlar, burada söz konusu olan dönemde (750-1450), bir istisna (Abu Waffa (940-998)) dışında, negatif sayıları hiç kullanmamışlardır. Al-Harazmi’nin, verilen bir polinomun kökünü bulmak için, izlemiş olduğu adım-adım yaklaşıma günümüzde “algoritmik” yaklaşım denmektedir; bu sözcük Al-Harazmi’nin ismi bozularak türetilmiştir. Al Harazmi, daha sonra, algoritmik olarak bulduğu kökü geometrik olarak da bularak yaptıklarını doğrulamaktadır. Son olarakta Al-Harazmi kitabında, bu yöntemin miras hesaplarına pratik uygulamalarını vermektedir. Bu kitap 1140 larda Latinciye çevrilmiş ve 1600 lere kadar batı okullarında kullanılmıştır. Bu eser, hakkında çok tartışma olan bir eserdir. Kimilerine göre, cebir’in esas babası Diofand’dır; Al-Harazmi’nin cebiri Mezopotamya matematiğinden daha ileri düzeyde değildir. Bu da büyük ölçüde doğrudur. Kimileri ise, bu eserin her şey ile orijinal olduğunu savunmakta. Açık olan bir şey varsa, o da bu eserden sonra, matematikte “cebir” diye bir ana bilim dalının ortaya çıkmasıdır. Önemli olan diğer bir husus da, algoritmik yaklaşım dediğimiz, bu kitabın yöntemidir. Al-Harazmi’nin diğer kitabı bir “Hesap” kitabıdır. Bu kitabın Arapçası günümüze ulaşmamıştır; var olan bir Latince çevirisidir. Bu kitapta, Al- Harazmi bugün kullandığımız Hind-Arap rakamları olarak bilinen ( 1,2,…,9, 0) rakamları tanıtmakta; onlarla sayıların nasıl yazıldığını, toplama, çarpma gibi işlemlerin nasıl yapıldığını anlatmaktadır. Burada sıfır bir “ boşluk dolduran sembol” olarak kullanılmıştır, sayı olarak değil. Sayı olarak, sıfır ilk kez, 876 de Hindistan’da kullanılmıştır. Daha önce de kullanıldığı hakkında bilgiler vardır ama herkesin hem fikir olduğu tarih bu tarihtir. Negatif sayıların da Hindistan’da 620 lerde kullanıldığı bilinmektedir ama az-çok yaygın olarak kullanılmaya başlanmaları 1600 ler den sonradır.
Çalışmalarına deyineceğimiz ikinci matematikçi Ömer Hayyam’dır (1048-1131). Nişabur da doğan Ömer Hayyam, 1073 den sonra, İsfahan’da kurulan rasathanede, Selçuk hükümdarı Melik Şahın “müneccim başı” olarak çalışmaya başlamış. Zamanımıza Rubailerinden başka bir cebir kitabı ve astronomiyle ilgili çalışmalarından da bazı kısımlar kalmıştır. Cebir kitabında, üçüncü dereceden polinomların bir sınıflandırmasını yaparak, konik kesitlerini kesiştirerek, bu polinomların köklerini geometrik olarak bulmaya çalışmıştır. Örnek olarak, x^3+ax^2+bx+c=0 polinomunun kökünü bulmak için x^2=2dy alarak 2dxy+2ady+bx+c=0 hiperbolünü elde eder. Bu hiperbol ile y=x^2/2d parabolünun kesişme noktaları baştaki polinomun köklerini verecektir. Bu çalışmada önemli iki nokta, üçüncü dereceden bir polinomun birden çok kökünün olabileceğini anlamış olması ve kökleri bulmak için konik kesitlerini kullanması gerektiğini görmüş olmasıdır. Bu da Ömer Hayyam’ın Apolyonus’un konik kesitleri gibi zor bir konuya derinlemesine vakfı olduğunu göstermektedir. Ömer Hayyam astronom olarak, gözlem ve ölçümlere dayalı, bir takvim reformu yaparak, yeni bir takvim (Celali takvimi) hazırlamıştır. Bu gayeyle, Ömer Hayyam bir güneş yılının uzunluğunu 365.24219858156 gün olarak hesaplamıştır. Şimdi bilinen, bir yılın 365.242190 gün olduğunu ve her 70-80 senede virgülden sonraki 6. rakamın değiştiğini burada belirtelim.
Çalışmaları hakkında bilgi vereceğimiz üçüncü matematikçi Şarafeddin al-Tusi (1135-1213) dır. İsminden, İran’ın Tus şehrinde doğduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen Meşed yada Nişabur’da yetişmiştir. Şam, Halep, Musul ve Bağdat da matematik okutmuştur. Önemli bir cebir kitabının yazarıdır. Ş. Al-Tusi de, Ömer Hayyam gibi üçüncü dereceden polinomların köklerini bulmak için uğraşmıştır. Harazmi’nin izinden, Ş. Al-Tusi üçüncü dereceden denklemleri 25 sınıfa ayırarak, cebirsel yaklaşımla, onların köklerini bulmaya çalışmıştır. Bugünkü notasyonla, x^3-ax=b gibi bir denklemin belli bir aralıkta çözümünün olabilmesi için, b nin x^3-ax in maksimumu ile minimumu arasında olması gerektiği anlayan Ş. Al-Tusi, bu ifadenin maksimumun bu ifadenin “türev” inin sıfır olduğu yerde araması gerektiğini anlamıştır. Kimi yazarlara göre bu türevin keşfidir. Ne yazık ki o zaman bu keşfin değeri anlaşılmamış, türevin farkına varılmamıştır. Matematiğin en önemli keşiflerinden olan türev, 1636 de Fermat tarafından tekrar keşfedilecek ve bu da, analitik geometri ile beraber, kalkülüsün doğumuna neden olacak ve matematikte bir devrim yaratacaktır.
Ele alacağımız 4. matematikçi, büyük Tusi, Nasireddin Al-Tusi’dir (1201-1274). O devir İslam dünyasının en büyük bilim adamlarından olan N. Al-Tusi, Tus ve Nişapur’da okumuştur. Mantık, Ahlak, Felsefe, Astronomi ve Matematik kitapları yazmıştır. Hayatının önemli bir kısmını, Hasan El-Sabahın örgütünün merkezlerinden biri olan, ve çok iyi bir kütüphanesi olduğu bilinen, Alamut kalesinde araştırma yaparak geçirmiştir. Bu kale 1256 da Hülagü han tarafından alındıktan sonra, Hülagü hanın müneccim başı olmuş, 1262 den sonrada Marageh’de ( Güney Azerbaycan’da, Tebriz civarında ) Hülagü hanın emriyle kurulan rasathanede araştırmalarını sürdürmüş ve bir ziç, Ziç-i-İlhani’ yi hazırlamıştır. Ziçler, astronomik hesaplar için gerekli olan, sinüs cetvelleridir. N. Al-Tusi’nin astronomi ile ilgili çalışmaları, Batlamyüs’den sonra Copernicus’un çalışmalarına kadar, astronomi hakkında en önemli çalışmalardan biri olarak kabul edilir. Matematikle ilgili en önemli çalışması, düzlem ve küresel trigonometri ile ilgili çalışmalarıdır. Bu eserden sonra trigonometri, astronomi için bir araç olmaktan çıkıp, matematiğin bir ana dalı olmuştur. Bunun dışında, Yunanca’dan çeviri çok sayıda matematik kitaplarına izah ve yorumlar yazmış; bir sayının n inci kökünü bulmak için çalışmalar yapmıştır. Batılı matematikçi ve astronomiçilerin, eserlerinden en çok yararlandıkları islam dünyası bilim adamlarının başında N. Al-Tusi gelir.
Çalışmalarından bahsedeceğimiz bu dönemin son matematikçisi Cemşit Al-Kaşi’ dır (1380-1429). Kaşan (Iran) da doğmuştur. Kaşan’da yetiştiği anlaşılan Al-Kaşi, 1420 den itibaren ölene kadar, Uluğ Bey ve Kadızade ile Semarkand’ ta Uluğ Bey medresesinde ve rasathanesinde çalışmıştır. Timurleng’in torunu olan Uluğ Bey (1393-1449) iyi bir matematikçi, bilim aşığı bir hükümdardı. O tarihlerde Uluğ Bey’ in medresesinde 60 civarında zamanın en iyi bilim adamları ders vermekte ve araştırma yapmaktadır; bu metrese, pozitif bilimlerin okutulduğu ve bilimsel bir saygınlığı olan İslam ülkelerindeki son metresedir. Al-Kaşi, Uluğ Bey’le beraber, N. Al-Tusi’nin ziçlerinden de yararlanarak, Ziç-i-Hakani olarak bilinen Uluğ Bey’in ziçlerini hazırlamıştır. Bu ziç’te 1 den 90 dereceye kadar olan açıların, birer dakika arayla, sinüsleri verilmiştir. Bu da 60×90=5400 giriş demektir. Her açının sinüsü, virgülden sonra 8. haneye kadar verilmiştir. Bu iş bugünün imkanlarıyla bile, kolayca yapılacak bir iş değildir. Ayrıca bu ziç, güneş, ay ve gezegenlerin konumu ve hareketleri hakkında detaylı bilgi ve gözlem tabloları içermektedir. Al-Kaşi muhteşem bir hesap yeteneği olan matematikçidir. Yarı çapı 1 olan bir daireyi 3×2^28=805. 306. 368 kenarlı bir poligonun içine oturtarak, pi sayısının virgülden sonra 16 hanesini ( 10 ve 60 tabanlı sayı sistemlerinde) doğru olarak vermiştir. Bu rekor ancak 200 yıl sonra kırılabilecektir. Al-Kaşi, içeriğinin zenginli, ispatlarının açıklığı ile orta çağın en iyi kitaplarından biri olarak kabul edilen “Aritmetiğin Anahtarı” başlıklı bir kitabın da yazarıdır. Ondalık kesirlerle 4 işlemin nasıl yapılacağını açıklayan da Al-Kaşi’dir. Al-Kaşi’nin ölümünden sonra Uluğ Bey’e ziçlerini tamamlamasına ve gerekli izahların yazılmasına, Al-Kaşi ve Kadızade’ nin öğrencisi olan, Ali Kuşçu yardım etmiştir. 1449 da Uluğ Bey’in, devlet işleriyle uğraşmıyor, hayırsız bilimle uğraşıyor diye öz oğlu ve akrabaları tarafından öldürülmesinden sonra, Uluğ Bey’in medrese ve rasathanesi de çökmüştür. Bu İslam dünyasındaki son önemli positif bilim merkezinin sönmesidir. Bu son ismi geçen kişiler İslam dünyasının matematikçi diyebileceğimiz son bilim adamlarıdır. 1450 den 1930-40 lar’a kadar İslam dünyasında orijinal bir çalışma yapmış ve matematikçi diye nitelendirebileceğimiz bir kişinin ismi bilim tarihinde geçmemektedir.
Bu bölümü Müslümanların matematiğe katkılarının bir değerlendirmesiyle bitireceğim. Müslümanların matematiğe katkılarını, bu konuda çok çelişkili yargıların olması nedeniyle, değerlendirmek çok zordur. Müslümanların matematiğe katkıları kimi yazarlar tarafından sıfırlanırken, kimi yazarlar tarafından da göklere çıkartılmaktadır. Kimi yazarlara göre Müslümanların matematiğe hiç bir katkısı olmamıştır; bütün yaptıkları bir buzdolabı görevi görmekten ibarettir. Yunanlıların pişirdiklerini, Avrupalılar onu yiyecek düzeye gelene kadar saklamışlar, günü geldiğinde de Avrupalılar onu alıp yemişlerdir. Kimilerine göre ise, Müslümanların matematiğe ve astronominin gelişmesine kapsamlı özgün katkıları olmuştur; bu gün batılı bilim adamlarının adını taşıyan bir çok teorem veya sonuç daha önce Müslümanlar tarafından bulunmuştur. Görülen o ki a) Müslümanlar sulayıp büyüttükleri ağaçların meyvelerini toplayamamışlar; ve b) Müslümanların bilime katkıları yeteri kadar araştırılıp değerlendirilmemiştir. Bu işi yapanların çoğunlukla yine batılı bilim tarihçilerin olduklarını unutmamak gerek. Kendi bildiğim kadarıyla, Müslüman matematikçilerin Küresel geometriye, cebire, sayılar teorisine, trigonometri ve astronomiye özgün katkıları olmuştur ve bu katkılar hiçte küçümsenecek ölçülerde değildir. Ayrıca, insanlığın ortak ürünü olan bilimin önemli bir halkası, eskiyle yeniyi bağlayan halkası, İslam bilimidir. Bu halka olmadan, bilimin bugünkü düzeye gelmesi herhalde mümkün olmayacaktı.
Bir sonraki bölüme geçmeden “İslam ülkelerinde bilim niye çöktü; batıya bilim nasıl girdi “ soruları hakkında bir kaç şey söylemem gerekir. Bu sorular, tek bir kişinin yanıtlayabileceği sorular değildir; ancak geniş ve çok yönlü bir ekip bu sorulara tatmin edecek cevap verebilir. Şimdi söyleyeceklerim, başka biri için, İslam ülkelerinde bilimin çöküşünün en derin nedenleri olmayabilir. Bu konu çok tartışılan bir konudur, bildiginiz gibi. Şimdi söyleyeceklerim sadece kendi görüşlerimi yansıtmaktadır. a) Haçlı seferleri İslam dünyasında, bugün de kanayan, derin yaralar açmıştır. İlk haçlı seferleri sırasında yapılan büyük katliamlar ve yamyamlık olayları, bölge insanlarını derin bir ümitsizlik, çaresizliğe ve bunalıma sokmuştur. Niçin bu duruma düştüklerini sorgulayan insanlar, İslam’ın başında olduğu gibi din duygularının güçlendirilmesi, dini ve imanı için ölecek insanların yetiştirilmesi gerektiği kararına varmışlar. İmam Gazalinin görüşlerinin de etkisiyle, bu tarihlerde, 1100-1150 arası, İslam dünyasında akli bilimlerden nakli bilimlere bir dönüş olmuştur. Bu olayın üzerine, 1250 lerden itibaren başlayan Moğol istilası sonucu, eğitim kurumları ve kütüphanelerin en önemlilerinin yok oluşunun eklenmesi; benzeri durumun Endülüs’ün kademeli olarak Hrıstiyanların eline düşmesi sonucunda da olması, bu geçişi kolaylaştırmış, derinleştirmiştir ve geri dönülmesi neredeyse olanaksız bir noktaya getirmiştir. Ancak haçlı seferleri ve Moğol istilası gibi derin izler bırakan bir olay bu gidişi tersine çevirebilirdi; bu da 1918 de yaşanan son “haçlı” seferiyle yaşanmıştır. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; bunun dışında mürşit aramak, gaflettedir, delalettir “ sözü, nakli bilimlerden akli bilimlere dönüşü simgeler. b) Medreseler İslam dünyasında daha çok 1150 den sonra çoğalmaya başlamışlar ve “nakli bilim” ( ya da “hayırlı bilim”) eğitimi veren okullar olarak çoğalmışlardır. Osmanlı İmparatorluğuna Araplardan geçen bilim geleneği akli ilim değil, nakli bilim geleneğidir. c) Medreseler, vakıflara bağlı olmalarına rağmen, kurumsallaşıp, gelişmemiş; aksine her türlü yeniliğe karşı çıkan, yobaz üretim merkezi olmuşlardır. d) Din’i ve din’i ulemayı kendine ideolojik dayanak yapan yönetici sınıf, ulemayı imtiyazlı bir sınıf konumuna getirirken, pozitif bilimlerle uğraşanları ezmişlerdir. e) İmtiyazlı bir sınıf konumuna gelen, devlet ve halk nezdinde büyük bir saygınlığa erişen ulema sınıfı, pozitif bilimlerin yeşermesine, bu bilimlerle uğraşan insanların toplum içinde saygın bir konuma gelmelerine mani olmak için açık-gizle her türlü çabayı göstermişlerdir ve bunda da başarılı olmuşlardır. f) Dar bir ortamda yetişen, dünya görüşünden yoksun, ülke ekonomisiyle kendi ekonomisini karıştıran idareci sınıfları bilimle teknoloji arasındaki ilişkiyi hiç bir zaman anlamamış; ülkelerinin geri kaldığını ancak askeri yenilgilerden sonra anlayabilmişlerdir. Bu durumda, köklü reform yapmaları gerekirken, düzen bozulur korkusuyla, koyma suyla değirmen döndürmeye çalışmışlar, orduyu düzeltmek için bir-kaç yabancı uzman çağırmakla yetinmişlerdir. İslam ülkelerinde, özellikle Türkiye’de, nakli bilimlerden akli bilime dönüş, yukarıda 9. haçlı seferi olarak nitelediğim, bütün İslam ülkelerinin batının işgaline uğradığı, 1.ci dünya savaşından, özellikle1930 lar’dan sonradır. Bu ülkelerde, bilimsel gelişmeler ancak bu tarihten sonra, emekleye-emekleye de olsa, gelişmeye başlamıştır.
Batıya matematik nasıl girdi sorusuna gelince, bu üç yoldan olmuştur. a) Ortadoğu’da 4 krallık kurup, 200 yıla yakın bir süre Ortadoğu’da kalan haçlılar vasıtasıyla, b) Arap medreselerinde okuyan batılı öğrenciler vasıtasıyla; ve c) Endülüs’ten. Büyük kapının Endülüs olduğu gözükmektedir. Her ne kadar da Endülüs’te önemli matematikçiler yetişmemiş olsa da, Endülüs’te eğitimin yaygın; ortamın bilim için uygun olduğu, felsefe, kimya tıp, gibi bilim dallarda oldukça ileri olduğu bilinmektedir. Örneğin, 11. asırda Kordoba’da 400 bin kitablık merkez kütüphanesi, 17 medrese ve bir çok halk kütüphanesi bulunuyordu. Buralarda Hristıyan ve Musevi öğrenciler okuyabiliyordu. Toleodo İspanyolların eline geçtiğinde (1100), Toleodo piskoposu, büyük bir çeviri bürosu kurarak, çok sayıda bilimsel eseri, Arap metreselerinde yetişmiş olan Musevi çevirmenler vasıtasıyla, Arapçadan Latince’ye çevirtmiştir. 12. asra kadar Avrupa’daki okullar, din ağırlıklı skolastik eğitim verilen manastır veya katedral okullarıydı. 12. asrın ortalarından itibaren İtalya’da (Bolonya, Padova), öğrencilerin “universita” dedikleri dernek türü kurumlarda bir araya gelerek, eğitim için birleşmiş, böylelikle daha sonra üniversite olacak kurumların çekirdeklerini dikmişlerdir. Bu kurumlarda ders veren hocalar Arap metreslerinde okumuş batılı (İtalyan) gençlerdi. Daha sonra bu kurumlarda okuyan Avrupalı öğrenciler Almanya’da (Köln), Fransa’da (Sorbone) ve İngiltere’de ( Oxford, Cambrigde) üniversitesi olacak olan eğitim kurumlarını kuracaklardır. Bu dönemde Kutsal Roma-Germen imparatoru olan 2. Frederik’in açık görüşlü, bilime değer veren bir insan oluşunun ve, 1200 lerin başında kurulmuş olan, Fransican tarikatının katkılarının da pozitif bilimlerin Avrupa’ya’ya girmesinde ve gelişmesinde etkili olmuş olduğunu belirtmek gerekir. 1200 ile 1500 ler arası Avrupalıların bilimsel kaynakları Arapça eserlerdi. Uğraştıkları sorular da bu kitaplarda Müslüman matematikçilerin uğraştığı sorulardı. Bunlar da, bazı geometri soruları, 3. dereceden polinomun köklerini bulma sorunu, sayılar teorisiyle ilgili sorulardır. 1450 lerden sonra, İstanbul’ dan İtalya’ya giden kitaplardan, matematiğin Yunanca kaynaklarına inmeye, Yunanca kaynaklardan çeviri yapmaya başlıyacaklardır; 1600 lerden sonra Arapça kaynaklar büyük ölçüde terk edilecektir. Avrupa’da matematikte özgün gelişmeler 1500 lerden sonradır. Şimdi biraz bunlardan bahsetmemiz gerekiyor.
Batıya bugünkü kullandığımız Hind-Arap rakamları (1,2,…,9, 0) 1200 lerin başında Fibonacci’nin ( Leonordo de Pisa, 1175-1250) yazdığı “ Liber Abacci” isimli kitabıyla girmiştir. Bu kitapta Fibonacci, kendinden 400 yıl önce Harazmi’nin yaptığı gibi, bu rakamlarla sayıların nasıl yazılacağını, dört işlemin nasıl yapılacağını izah etmektedir. Bu rakamlar batıda günlük hayatta 16. asra kadar çok yaygın olarak kullanılmamış, zaman -zaman da yasaklanmıştır. Bu rakamların halk arsında yaygın olarak kullanılması Fransız devriminden sonra olmuştur. 1200 lerden 1500 lere kadar kayda değer özgün bir çalışma yoktur. 1500-1600 arası iki önemli çalışma a) Tartaglia’nın (1499-1557) bulduğu ama Cardano’nun (1501-1576) aşırarak yayımladığı üçüncü dereceden polinomların cebirsel olarak köklerinin bulunmasıdır. Kompleks sayılar ilk olarak 3. derecede polinomların kökünü veren formülde, o tarihlerde anlaşılmamış olsa da, ortaya çıkmıştır. Daha sonra Bombelli (1526-1572) cebir kitabında bazı tip kompleks sayılara yer verecek, onlarla nasıl işlem yapılacağını anlatacaktır. b) Diğer önemli çalışma ise, F. De Viete (1540-1603) in cebir kitabıdır. İlk olarak bu kitapta, cebir, sözel olmaktan çıkıp, sembolleşmeye başlamıştır. Viete’in kitabında sessiz harfler bilinen kantiteler, sesliler de bilinmeyenler için kullanılmıştır. Sabitler için a,b gibi alfabenin ilk harflerinin; bilinmeyenler için de x,y gibi alfabenin son harflerinin kullanılması Descartes’le başlayacaktır.
1600-1700 arası matematikte önemli gelişmelerin olduğu yıllardır. Bu asrın üç önemli gelişmesi şunlardır: a) Türevin bulunması. P. Fermat’nın (1601-1665), 1636 da, bir eğrinin maksimum, minimum ve tanjantını bulmak için verdiği çabalar, Ş. Al-Tusi’den 5 asır sonra, onu da türevin keşfine götürmüştür. Artık matematik dünyası, yavaş da olsa, bunu anlayacak kadar olgundur. b) Analitik geometrinin ve kartezyen koordinat sistemini ortaya çıkması. R. Descartes’ın (1596-1650) geometriyi cebirleştirme çabaları ve bir eğriyi bir reper sisteminde çizme isteği analitik geometrinin doğmasına ve, bugün Descartes ‘a ithafen adlandırılan, “cartesien” koordinat sisteminin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Ve, c) türev ile entegral arasındaki, bugün “Kalkülüsün Temel Teoremi” dediğimiz, ilişkinin Newton (1643-1727) ve Leibniz (1646-1716) tarafından, birbirinden bağımsız olarak, bulunmasıdır. Böylelikle “ Integral Calculus” doğacaktır. Bu da, o güne kadar kullanım alanı oldukça sınırlı olan matematiğin önünü açacak ve matematiği evrensel bir bilim konumuna getirecektir. Ayrıca, kalkülüsle beraber bilimsel fizik ve mühendislik bilimleri de doğacaktır. Türevden önce, differensiel denklem, dolaysıyla bilimsel fizik yoktu. Bir differensiyel denklem, fiziki bir olayın metematiki ifadesindir. Bu çalışmalar ve astronomideki gelişmeler matematiği başka bir düzeye, yeni bir döneme taşıyacaktır.
|
|
|
|
|
11
|
Ders Notları - Ödevler / Matematik / MatematiğinTarihçesi
|
: 25 Ekim 2007, 02:43:58
|
Matematik insanlık tarihinin en eski bilimlerinden biridir. Çok eskiden, Matematik sayıların ve şekillerin ilmi olarak tanımlanırdı. Matematik de, diğer bilim dalları gibi, geçen zaman içinde büyük bir gelişme gösterdi; artık onu bir kaç cümle ile tanımlamak mümkün değildir. Şimdi söyleyeceklerim, matematiği tanımlamaktan çok, onun çeşitli yönlerini vurgulayan sözler olacaktır. Matematik bir yönüyle, resim ve müzik gibi bir sanattır. Matematikçilerin büyük çoğunluğu onu bir sanat olarak icra ederler. Bu açıdan bakınca, yapılan bir işin, geliştirilen bir teorinin, matematik dışında şu ya da bu işe yaraması onları pek ilgilendirmez. Onlar için önemli olan, yapılan işin derinliği, Konunun devamı sadece kayıtlı kullanıcılara görünür. Giriş yapınız: Giriş Ya da buradan Üye Olunuz Cafein Forumları Üyeliği Ücretsizdir. |
|
|
|
|
|
12
|
Ders Notları - Ödevler / Felsefe / Ynt:Filazoflar Yaşamları ve Savundukları Düşünceler
|
: 25 Ekim 2007, 02:32:38
|
|
Anaksimenes
Milet Okulu'nun üçüncü ve sonuncu düşünürü. Arkhe olarak hava, buğu ya da sis anlamına gelen aer'i öne sürmüştür. Aer, Anaksimenes'e göre, eşit olarak dağılım gösterdiği haliyle, görünmez atmosfer olup, yoğunlaşarak buğu ve suya, daha sonra da toprak ve taş benzeri katı maddelere dönüşür. Daha az yoğun olduğu zamanlarda ise, daha sıcak hale gelip, ateş olur.
Başka bir deyişle, Anaksimenes'in felsefe alanındaki yeniliği, ilk kez olarak birlikten çokluga geçiş süreci üzerinde, varolan herşeyin havadan nasıl varlığa geldiğini açıklama işinde yoğunlaşmış olmasıdır. Buna göre, Anaksimenes birlikten çokluga geçiş sürecini açıklarken, dudaklarımızı birbirine yaklaştırıp avucumuza üfledigimiz zaman, ağzımızdan çikan havanın soğuk, ağzımızı fazlaca açıp, avucumuza üfledigimiz zaman da, ağzımızdan çikan havanın sıcak olması gözleminden yararlanarak, sıkışma ve seyrekleşme kavramlarına başvurmuştur.
Yani, Anaksimenes'e göre, hava seyrekleştiği zaman, ateş, sıkıştığı zaman da, rüzgar, bulut, su ve toprak haline gelebilir. Bu çerçeve içinde, o, havanın seyrekleştiği zaman, daha sıcak hale geldiğini ve böylelikle de ateş olma yoluna girdiğini, buna karşin sıkıştığı zaman, daha soğuk olup katılaşma yoluna girdiğini düşünmüştür. Anaksimenes'teki seyrekleşme ve sıkışma kavramları, birlikten çokluga geçiş sürecini açıklamaya yaradıktan başka, her tür niteliği niceliğe indirgeme girişimini temsil eder.
|
|
|
|
|
13
|
Ders Notları - Ödevler / Felsefe / Ynt:Filazoflar Yaşamları ve Savundukları Düşünceler
|
: 25 Ekim 2007, 02:31:51
|
|
Anaksagaros
Milattan önce 5. Yüzyılda yaşamış olan Yunanlı filozof.
Elea Okulu'nun görüşlerinden etkilenen Anaksagoras, Parmenides'in ezeli-ebedi ve değişmez varlık ögretisiyle, dış dünyada gözlemlenen çokluk ve değişmenin bir sentezini yapmaya çalismistir. Bu amaçla, varlığın temeline, arkhe olarak, ezeli-ebedi, değişmez ve nitelik bakımından aynı olan sonsuz sayıda tohumu (homoiemer) yerleştirmiş ve herşeyi bu tohumların dağılımı ve birleşimiyle açıklamıştır. Varlığın temeli, ona göre, başlangıçta herşeyin herşeyde bulunduğu, sonsuz sayıdaki tohumu içeren bir bütündür.
Fakat Anaksagoras'a göre, madde kendi kendisini hareket ettiremez. Maddenin, tohumların hareketi için bir dış güce, hareket ettirici bir nedene ihtiyaç vardır. Bu güç, akıl ya da zihin anlamına gelen Nous'tur. Anaksagoras varlığı açıklamak için, maddi nedenlere ek olarak, fail nedene ve ayrıca final nedene gerek duyulduğunu düşünür. Zira ona göre, evrende bir düzen ve uyum vardır. Bu düzen ve uyumdan da Nous sorumludur. Çünkü Nous, ilk maddeleri bir amaca göre düzenlemiş, bir amaca göre hareket ettirmiştir.
|
|
|
|
|
14
|
Ders Notları - Ödevler / Felsefe / Ynt:Filazoflar Yaşamları ve Savundukları Düşünceler
|
: 25 Ekim 2007, 02:30:51
|
|
Theodor Wiesengrund Adorno
(1903- ' 1969) Toplumbilim, ruhbilim ve müzik- bilim alanlarında da çalışmış, Frankfurt ' Okulu'nun "eleştirel kuram"ının felsefi mimarlarından olan Alman düşünür. Sonraları tüm felsefece görüşlerine damgasını vuracak olan Kant'ın Arı Usun Eleştirisi adli kitabını toplum eleştirmeni ve sinema kuramcısı Siegfried Kracauei le birlikte I. Dünya Savaşı'nın bitmesine yakın her cumartesi öğleden sonraları okumaya başladı.
Kracauer'in rehberliği Adorno'ya, bu kitabın yalnızca bir bilgikuramı kitabı olmadığını, aynı zamanda tinin tarihsel konumunun da okunabileceği kodlanmış bir metin olduğunu düşündürttü. Annesinin ve kızkardeşinin etkileriyle müziğe karşı beslediği ilgiyi beste yapmaya dek vardırır düşünür II. Dünya Savaşı yıllarını ise Cafifornta'da sürgünde geçirdi.
Adorno, 1924'rı Joham Wolfgang Goethe Universitesi nde Edmund Husserl üzerine yazdığı tezi tamamla¤¤¤¤¤ fesefe doktoru derecesini aldı. Bir yıl sonra Alban Berg ile kompozisyon çalışmak ve Arnold Schoenberg etrafinda toplanmış müzisyenlere, bestecilere katılmak için Viyana'ya gitti. Viyana gezisinin Adorno üzerindeki etkisi çok kalıcı oldu; "yeni müziğin' hem önde gelen bir savunucusu oldu, hem de felsefece biçemi Schoenberg ile Bergin "atonal" kompozisyon tekniklerinin izlerini hep taşıyacak hale geldi. Frankfutt'taki çalışmalarına dönen Adorno, Kierkegııard Konstrııktion der Astetichen (Kierkegaard: Estetik Olanın Kuruluşu , I933) adli kitabıyla doçentlik sınavını verdi. Bu güç kitapta üç konu daha bir öne çıkmaktadır:
a) Kierkegnard' da, öznellik kavramında olduğu gibi, varoluşsal öğeleri soyut kategorilece dönüştürmek yoluyla varoluşçuluğ | | |